Ekvator Haber

Sömürü çarklarında ezilen AVM emekçileri

AVM’ler Türkiye ekonomisi için önemli. Alışveriş merkezleri yüz binlerce insan için ekmek kapısı. Ancak üretimin olmadığı, sadece tüketime dayalı, hizmet sektörünün bir araya gelmesi ile oluşan bu yapıda çalışanlarda hizmet sektörü emekçileri.

Sömürü çarklarında ezilen AVM emekçileri
Ragıp Kamil İlbeyi
Ragıp Kamil İlbeyi( ilbeyi@ekvatorhaber.com )
Ragıp Kamil İlbeyi çeşitli haber sitelerinde yayın yönetmenliği ve editörlük yaptı. Kanal 12 Televizyonu için çeşitli televizyon programları hazırlamış ve sunmuştur. İlbeyi, bağımsız gazeteci ve teolog olarak görev yapmaya devam etmektedir.
1.568
25 Eylül 2018 - 14:49

Bugün Türkiye’nin neresine gidersek gidelim mutlaka bir AVM ile karşılaşıyoruz. Alışveriş merkezleri ülkemizde yapay zenginlik havası oluşturdu. 2017 yılı içerisinde etkin AVM sayısı neredeyse 400’ü buldu. 2018 yılı sonlarında ise AVM sayısı 448’i bulacak. 2023 yılında ise Türkiye’deki AVM sayısı 475’i geçecek.

Sayıları gittikçe artan AVM’ler Türkiye’de önemli bir sektör haline geldi. Alışveriş merkezlerinde; lokantalar, giyim ve aksesuar, eğlence alanları ve sinemalar gibi çeşitli mağazalar bir arada bulunuyor. Nezih, zengin ve ihtişamlı bir hava sunan bu yapılar halkın uğrak noktalarından biri. Ancak esnaf AVM’lerden pek de memnun değil. Çünkü artık çarşılarda gezen insanlar yok. Hayat pahalılaşıyor, esnafın borç yükü artıyor, AVM’lerde pazarlıksız ürünler satın alınırken, vatandaş ve esnaf arasında kıran kırana pazarlıklar yaşanıyor.

AVM’ler Türkiye ekonomisi için önemli. Alışveriş merkezleri yüz binlerce insan için ekmek kapısı. Ancak üretimin olmadığı, sadece tüketime dayalı, hizmet sektörünün bir araya gelmesi ile oluşan bu yapıda çalışanlarda hizmet sektörü emekçileri.

Alışveriş merkezlerinde çalışan emekçilerin çalışma koşulları ve yaşamları hakkında, kendisi de bir emekçi olan Tülin Acır ile Çukurova’daki alışveriş merkezleri ve emekçiler üzerine konuştuk. Sohbet tarzında işlediğimiz bu söyleşi de Türkiye’nin gerçeklerini bulacaksınız.

modern köleler ile ilgili görsel sonucu

AVM’den içeri girdiğimizde bizleri nasıl bir dünya karşılıyor?

Tülin Acır AVM’de çalışmaya başladığım ilk günlerde de çalıştığım yerde ve tüm ve AVM’de gözlemler yapmaya başladım. Yaptığım gözlemler sonucu kendime şöyle sormaya başladım ‘neden AVM?’

AVM’de çalışmaya başlamadan önce sadece birkaç arkadaşlarımın ısrarı sonucu alışveriş merkezine girdim. AVM’ler hiçbir zaman ilgimi çekmemiştir. Soğuk gelir bana, samimi bir ortam değildir. Esnaf ilişkisi yoktur. İnsanları kapital sisteme daha fazla sömürü aracı yapmak için inşa edilmiş olan bir yapılardır bana göre. Eğer iş sıkıntısı çekmeseydim asla böyle bir yerde çalışmazdım. İnsanlara daha farklı, daha lüks bir tüketim ve sahte zenginlik havası oluşturarak sömürmek için var AVM. Adana’da çarşı içerisinde şuan dört büyük alışveriş merkezi inşa ediliyor. Ve ben buna inanıyorum ki; bu sisteme bir dur’ denilmezse önümüzdeki yıllar içerisinde bugün mahalle arasında olan esnafların yerini bile AVM’ler alacak.

AVM’nin kapısından ihtişamlı bir giriş yapıyorsunuz. İnsan psikolojisi diye düşünüyorum; bugün ülkemizdeki açlık sınırının altındaki asgari ücretli bir işçi AVM kapısından içeri girdiğinde kendisini başka ve özel hissediyor. Böyle bir algı oluşuyor insanlarda. AVM’ye girmiş olmanın uyandırdığı bir his, ‘bende lüks bir yere girdim’ düşüncesi.

Mağazaların birçoğu yabancılara veya yabancı ortaklı sermayelere ait. Sermaye gruplarının ortaklarına baktığımız zaman ülke insanı için değil, sadece belli bir kesimin refah seviyesi yüksek bir şekilde yaşamalarını sürdürmelerini sağlıyor. Ülkenin insanı bu tür mağazalardan her hangi bir gelir elde edemiyor. Halk sadece müşteri ve tek görevi tüketmek, tüketebilmek için çalışmak.

Gün gelecek tüm insanları bu AVM’lere mecbur bırakacaklar. Birilerinin dayattığı ürünleri bankalara borçlandırarak tükettirecekler. Başka bir seçenek kalmayacak, çünkü sermaye AVM’lerde örgütlenecek. Esnaf ve orta ölçekli yerli üretim AVM’lerde kendine yer bulamayacak ve zamanla küçülecek. AVM’ler altında ezilecek ve ülke ekonomisi yabancı sermayeden ibaret olacak. AVM sıradan bir yapı değildir.

AVM’de çalışan emekçiler çalışma koşullarından memnun mu? Nasıl bir çalışma sistemi var?

Tülin Acır Türkiye’nin en büyük sorunlarından bir tanesi de hiçbir zaman tam olarak denetlenmeyen işçi hakları. AVM’lerde sigortasız işçi çalıştırılmıyor. Çünkü AVM olduğu için bu konuda denetime tabi tutuluyor. Türkiye’de sigortasız işçi çalıştırmak yasaktır. Ancak emeğe saygısı olmayan birçok sermaye grubu ne yazık ki bu güne kadar insanların emeklerini sömürdü ve yalnız bununla kalmayıp işçilerin ve ailelerin geleceğini, emekliliklerini de çaldı. Ancak durum ne olursa genel olarak asgari ücretin üzerinde maaş alan işçi yok. Tabi ücret dağılımında müdür ve şefler birer istisna. Çalışma şartları dışarıya göre daha zor. AVM koskoca bir çarşıyı sınırları belirli bir alana hapsediyor.

AVM işçileri asgari ücretli modern kölelerden farksız. İşçinin dışarıya çıkma, nefes alma imkânı yok. Yani 8 saat ile 12 saat arasında kapalı bir mekânda çalışmak zorunda. Yoğun tempolarda çalışmak insanı gerçekten yoruyor çünkü insanlar ayakta çalışıyor, sürekli hareket halinde. İşçilerin molaları olmasına rağmen yoğun zamanlarda kendileri de birer işçi olan şefler veya müdürler aracılığıyla bu süre kısıtlanıyor.

Akşam vardiyasında kapanış işlemlerini yapan bir işçi gece yarısı AVM’den ayrılıyor. Birçok şirketin işçi servisi yok. Evine gidebilmek için dolmuşa binmek zorunda. Hatta çoğu işçi iki dolmuşa binerek evine ulaşabiliyor. Böyle olunca da eve varış saati gece 01’i bulabiliyor. Böylelikle asgari ücretin önemli bir kısmı ulaşım giderlerine harcanıyor.

İşçilere verilen yemekler neler? Nasıl besleniyorlar?

Tülin Acır Birçok işletme toplu sözleşmeli yemek kartlarını kullanıyor veya toplu yemek dağıtım şirketleri ile anlaşarak işçilerin yemeğini karşılıyor. Hazır yemek sektöründe birçok firma; daha çok kazanma hırsı ile temizlikten uzak mutfaklarda, ucuz, kalitesiz ve sağlıksız gıdalar kullanarak yemekler hazırlıyor. Kanunlar aslında bu işletmeler için belirli standartlar getiriyor ama öyle görünüyor ki denetleme ve bireysel vicdan konusunda yetersiz kalınıyor. Dolayısıyla özenilmeden hazırlanan sağlıksız yemekler işçilere sunuluyor. Paran kadar değer görüyorsun. Bu da insanlara, emekçilere verilen değeri ortaya koyuyor.

Aslında şöyle bir sorun var. İşçiler kendi haklarını korumak için ne kadar mücadele ediyor? Herkes bir şekilde asgari ücretle çalışıyor ama aylık harcamaları küçük bir burjuvadan farksız. Peki, bunu nasıl yapıyor? Elbette kredi kartları ile yani bankalara borçlanarak. Bunun sonucunda; asgari ücret yaşam standardının altında da olsa, insan hakları, işçi hakları ihlal edilse de mecburen çalışma zorunluluğu yüklüyor insanın sırtına. Bunu aslında işçilerin kendisinin düşünüp buna göre hareket etmeleri gerekiyor. Problemi sadece sistemde aramamak gerekir. Evet, bu sistemin dayatmasıdır ancak insan olarak, işçi olarak, bizler kendi haklarımızı, yaşam standartlarımızı iyileştirmek için vermemiz gereken mücadeleyi de bilmiyoruz.

AVM emekçileri çalışma koşullarından memnun mu?

Tülin Acır İşçiler çalışma koşullarından elbette memnun değil. Anlaşmalara göre sekiz saat olan çalışma sistemi uzayabiliyor. Mesai ücretleri çoğu zaman ödenmiyor ama bunu talep edebilecek bir işçi hareketi de yok. Neden yok; çünkü Türkiye’de genel olarak işçilere asgari ücret ödeniyor, ancak işçiler popüler kültürün etkisiyle yaşam koşullarını iyileştirmek adına, borçlarla, kredi kartları ile giderlerini 3.500 ile 4.000 lira arasına yükseltiyor. İnsanlar kendilerince iyi yaşam koşullarından geri kalmamak için, sisteme ayak uydurmak adına borçlanıyor. Ama bu kısır bir döndü oluşturuyor çünkü borç hiçbir zaman bitmiyor. Aksine artıyor. Kötü koşullarında çalışmak zorunda kalıyor ve buna ses çıkartamıyor. Çünkü işten çıkarılma korkusu taşıyor. Yaşamı borç üzerine olan bir insan hak talep edemiyor bu da küresel sermayenin ve bankaların işine geliyor.

Eski ve gelenekçi sol kesimin ağzında sıkça duyduğumuz bazı cümleler vardır. İşçi sınıfı ayağa kalkacak, işçiler kazanacak, kazanan emek olacak gibi sloganlardır bunlar. Bunu birçok yerde tartıştım; siz Türkiye’de hangi işçi sınıfından söz ediyorsunuz? İşçi sınıfı öyle bir hale getirilmiş ki, ölçüsüzlük ve ahlak kurallarının dışında bir işçi sınıfı oluşturulmuş.  Patronun veya müdürün gözüne girmek için işçi arkadaşını ispiyon etmek, iş bilgisini paylaşmamak, mesai arkadaşının ayağını kaydırmak, sürekli aleyhinde propaganda yapmak, işverene şirin görünmek için işçi arkadaşını ezmek, mesai arkadaşlarının omuzlarına daha fazla iş yüklemek ve daha çok çalışmasını sağlamak hangi iş ve insan ahlakına sığar? Bu nasıl işçi sınıfı?

Ragıp Kamil İlbeyi Birçok işveren bunları bilse şiddetle karşı çıkar. Çünkü bunlar işçiden alınan verimi de düşüyor. İnsanı bezdiriyorlar yani. Psikolojik şiddet ve baskı uyguluyorlar. Peki, bunu neden yapıyorlar? İşsiz kalmamak ve işverenin gözünde en iyi işçi benim algısı oluşturmak için. Bu sadece ahlâksızlık, alçakça bir düşünce.

Tülin Acır Bunun bütün nedeni; Türkiye’de bütün işçileri tamamen burjuvazi bir yaşama yöneltmek, sistematik olarak bunu dayatmak ve zorla kabul ettirmekten kaynaklanıyor.

Bugün işçiler çocuklarına marka ürünler giydirmek istiyor. Elbette bu ayıplanacak bir şey değil. Emekçiler ve aileleri en kaliteli ürünleri hak ediyor. Ama bunu yaparken ağır borç yüklenerek, kredi kartlarına, bankalara borçlanarak yapıyorlar. Bir yıllık maaşlarını lüks tüketim adına bankalara ipotek ediyorlar. Daha çok borçlanıyor ama geliri hep aynı. 1600 lira kazanıyor 3000 lira harcıyor. Sistemin iyileşmesi, insan gibi yaşamak için mücadele etmeli işçiler, yapay burjuvalar olmak için değil. Küçük bir burjuvaya dönüştürülen işçi sınıfından kendi haklarını savunması beklenemez.

Ragıp Kamil İlbeyi Kültürüne yabancı olan, kendi kültürünü beğenmeyen, başka kültürlere, savurganlığa özenen bir işçi sınıfı nasıl ayağa kalkacak? Kalkamaz çünkü o ayaklar bedenine bağlantısı olmayan birer protezden farksız. Ayağa kalması ile düşmesi bir olur. İşçi sınıfı özüne dönmediği sürece köle olarak yaşamaya mahkûmdur.

İşçilerin bu durumuna gözleminize dayanarak bir örnek verebilir misiniz?

Ragıp Kamil İlbeyi Bütün gün 10 saati aşkın bir şekilde aylık 1600 liraya çalışan bir işçi, AVM’ye girince farklı bir havaya bürünüyor. Dışarıda 3 liraya içebileceği kahveyi 15 liraya satan, her bir yudumda Amerikan kültürünü özümseyeceği kafeye jet sosyetenin bir üyesi gibi kibirle giriş yapıyor. Özenti kültürü ile anlamını bile bilmediği, diline yabancı kelimeler ile konuşmaya çalışıyor. Yapmacık tavırlar ile sipariş vermek üzere tezgâhtara doğru yöneliyor. Üstünlük tasladığını düşünerek alaycı davranışlar ile hangi kahveyi içmek istediğini söylüyor. Egzotik bir adı olmalı. Oranın daimi müşterisi havasına bürünüp birkaç şey daha istemeli. Hatta ona tarif etmeli, şöyle olsun, şundan da olsun ama bu olmasın… Dışarıda saatlerce asgari ücrete çalışıyor, mesaisi yok, sosyal hakları yok, aslında kendisi de yok ama farkında değil. Varmış gibi yapıyor ama sisteme göre öyle biri yok.

Karşısında bir AVM işçisi, güneş görmeyen, günbatımını sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda gören. Kahve satıcısı dışarıdan gelen işçiyi güler yüzle karşılıyor, ona nasıl yardımcı olabileceğini soruyor. Dışarıdan gelen işçi hayvanat bahçesindeki bir tavus kuşuna dönüşüyor. Kabarıyor… Amerika’dan tatile gelmiş küçük burjuva edasında yapmacık hareketlerle kimi zaman karşısındaki insanı azarlayarak ve daha fazla hizmet etmesini bekleyen tavırlar ile cebinden cüzdanını çıkartıyor. İçinde sadece dolmuşa binecek kadar parası olduğunu biliyor. Ama tezgâhtara hissettirmek istemiyor. İki parmağının arasında kredi kartını uzatıyor tezgâhtara. Maaşı 1600 lira ama kredi kartı en az beş bin lira. O şimdi bir zengin.  Üzerine oturmayan bir vakurluk ile kahvesini bekliyor. Oturmak için uygun bir yer arıyor, akıllı telefonu ile fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşacak. Çektiği fotoğraflara filtreler uygulayacak, bu onu daha zengin gösterecek.

Dışarıdan gelen işçinin tavırları, tezgâhtarın umurunda değil. Her gün böylesi yüzlerce işçi tarafından eziliyor. Karşısındakini tanıyor. Çünkü kendisine de mesai saatleri dışında böyle bir canlıya dönüşüyor. Ses çıkaramıyor, karşısında müşteri var. Kutsal bir zırh, yüce bir varlık. Parası var, parası olduğu kadar insan. Hizmet etmek zorunda, çalışmaya mahkûm onunda borçları var. Her ne olursa olsun güler yüz göstermeli. Anan ölse de güler yüz göstermelisin. Eğer somurtursan karşındaki asgari ücretli müşteri, seni amirlerine şikâyet etmek için asla zaman kaybetmeyecektir…

Tülin Acır Bunun örnekleri sürekli artıyor. AVM’ler insanları birbirinden soğutan yapılar. Buz gibi mekânlar… İnsanlar robotlaşıyor, makineleşiyor. Buna profesyonellik diyorlar. Bu gibi bir yozlaşmaya profesyonellik diyorlar. İnsanlar, insanlıklarından uzaklaşıyor.

AVM’lere kimler geliyor? Her sınıftan insan buralarda aradığını bulabiliyor mu?

Tülin Acır AVM’lere genelde sınıf atlamaya çalışan; ülkemizde ne yazık ki böyle bir hastalık var, geliri düşük, kahve alan işçi örneğindeki gibi insanlar, kendini birilerine kanıtlama derdine tutulanlar, ben de falan yerde yemek yiyebilirim, ben de falan markayı giyebilirim, ben de falan yerde gezebilirim, ben de bunu satın alabilirim gibi düşünen ve yaşayan insanlar geliyor. Ben de deme hastalığı var bizim insanımızda. Zengin insanlarda geliyor elbette. Zengin insan için AVM veya dışarısı fark etmiyor. Onun için önemli olan kaliteli ve marka olması. Aslında her kesimden insan alışveriş merkezlerine bir şekilde uğruyor. Çok veya az. Alışveriş yapan veya kuru kalabalık.

Bir örnekte ben vereyim. Her sabah çocuğunu Amerikan çabuk yiyecek lokantasına getiren bir anne var. Her sabah bir çocuk menüsü alıyor çocuğuna. Hatta garson arkadaşım onları görünce ‘insan evladına hiç mi kahvaltı hazırlamaz arkadaş’ diye söyleniyor. Aslında bu konu üzerinde daha detaylı konuşmak gerekir çünkü dondurulmuş ve hızlı tüketim gıdaları sağlıksız ürünler. Kendi kültürel yemeklerimiz yağlı, tuzlu sağlıksız bulunuyor ama hikmete bakın ki dondurulmuş, dondurucudan çıkarılan, yüksek ateşlerde, kızartma yağlarında veya sanayi tipi tost makinelerinde birkaç dakika içinde pişirilerek servis edilen ürünler sağlıklı olabiliyor. Tamamen kültürümüze bir saldırı var. Her alanda. Neresinden tutarsak elimizde kalır. Kültürümüzü yok ediyorlar. Bu gıdaların hızla tüketiminin artması ile çeşitli hastalıklar ve özellikle kanser oranları da artacaktır.

Ragıp Kamil İlbeyi Hatta toplumsal bir deney yapmak için yabancı kültürden arındırılmış, tamamen Anadolu kültürünün egemen olacağı arı duru bir bölge oluşturulursa, buradaki insanların daha sağlıklı ve daha insancıl oldukları gözlemlenebilir.

Yabancı gezginler bile şehri gezmek yerine alışveriş merkezlerini gezer oldu. Sistem onları da oraya yönlendiriyor. Bir de yurt dışından tatile gelen gurbetçiler var. Dışarıda sıcak havada gezmek yerine AVM’yi daha serin olduğu için tercih ediyorlar. Buna da gezmek diyorlar. Evden çıkıp doğru AVM’ye giriyorlar, hamburger, pizza, waffle, makaron, pizza yiyor, milkshake veya caramel macchiato içiyor Adana’yı, Malatya’yı, Trabzon’u, Antalya’yı, İzmir’i, Diyarbakır’ı gezmiş oluyorlar.

AVM’lerde mağazalar satışlarını arttırmak için neler yapıyorlar?

Tülin Acır Ben AVM’de çalışıyorum ama buradan değil esnaflardan alışveriş yapıyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Yabancı markaların birçok giyim eşyası apartman altlarındaki atölyelerde üretiliyor. Türkiye’nin birçok yerinde fason üretimler yapılıyor. Etiketleri Amerikan, İngiliz, Fransız ve dahası ama burada, ülkemizde, apartmanların altında, bodrum katlarında üretiliyor, bazı ürünler için eve iş veriliyor. Parça başı işler oluyor. 5 liraya üretilen bir gömlek 100 liraya vitrine çıkıyor, bir zaman sonra yeni modeller geliyor veya mevsim değişiyor. Mağaza indirim yapıyor. Vitrinde 100 liraya satılan gömlek 50 lira oluyor. Bunu gören duyan herkes de arkadaşlarına haber veriyor. Sosyal medyada reklam yapıyor ilgili firma. Ayrıca e-postanıza bir de sanal ileti gönderiyor. Büyük indirim havası hızla yayılıyor. Gömlekler yarı fiyatına düşünce 1 gömlek almaya gelenler nasıl olsa yarı fiyatına düştü diye 2 gömlek alıyorlar. İşte böyle bir satış döngüsü var.

İnternette ürünlerin satışını yapan siteler var. İnternet üzerinden ticarette hızla artıyor. AVM’de de muhakkak özel bir gün var. Falan yerde indirim, filan yerde eğlence var. AVM içerisinde gezerken de bazen ihtiyacı olmayan bir şeyi bile satın alıyor insanlar.

Çocuklar AVM’lerde mutlu mu?

Tülin Acır Çocuklarımız ve bizler için dinlenme oyun alanları yok. Sokaklar ise güvensiz. Sokaklar tehlikeli, örneğin gözünüzün üstünde kaş var diye dayak yiyebilir, otobüsle bir yere giderken taciz edilebilir, gasp edilebilirsiniz. Türkiye’de her gün onlarca kayıp ilanı veriliyor. Nereye gidiyor bu çocuklar? Ne yazık ki bir süre sonra onların cansız ve tecavüze uğramış bedenleri ana haber bültenlerinin konusu oluyor.

Ragıp Kamil İlbeyi Yeşil alanlar artık mezarlıklarda kaldı. Bu gidişle dinlenmek veya piknik yapmak için bir mezarın üzerine oturup sofra açacağız. Ağaç gölgesi kabristanlıklarda bulunur oldu. Eğer çok katlı mezarlık diye bir proje ile karşımıza çıkmazsa inşaat şirketleri yeşili mezarlıklarda görmeye devam ederiz. Yoksa artık parası olan dolarda parası olmayan saksıda görür yeşili.

İşte böyle olunca çocukları götürecek bir eğlence alanı kalmıyor. Eskiden böyle değildi. Örneğin sokakları gezen dönme dolapçılar vardı. Çocuklar onları görünce mutlu olurdu. Lunaparklar vardı. Akşamları ailece çekirdek veya dondurma yiyebileceğimiz yerler vardı. Şimdi de var bir kısmı. Ama oralarda gezmeye de paramız yetmez oldu. Bir yerde rant (getirim) varsa orada size yer yok.

Tülin Acır Avlumuzda salıncak, evimizde oyuncaklar olduğu halde bir arkadaşım çok ısrar edince çocuklarımı da aldım eğlensinler diye bir alışveriş merkezine gittik. Özenmesinler, çocuk istiyor işte. Çarpışan arabaya bindi, yetinmedi bir daha bindi, oyuncaktan oyuncağa bindi derken, çekirdek bir aileye bir hafta yetecek kadar parayı AVM’de bırakıp çıkmak zorunda kaldım. Oyuncaklar, çocuk menüsü ve niceleri çocuğumu ve orada kalış zamanımızı sınırladığım halde yüklü bir para ödemek zorunda kaldım. Bu çocuğumu sınırladığım halde oldu. Demek ki çocukları sınırlamasam ve daha fazla zaman geçirsem eve yürüyerek gitmek zorunda kalacaktım.

Ragıp Kamil İlbeyi Kapitalist sistem çocuklar üzerinden anne babaların ceplerini sömürüyor. Bunları da yaptıkları çizgi filmler, sosyal medya, ithal kültür, ithal sinema ve diziler ile beynimize, ruhumuza işliyorlar. Bir de şu algı da oluştu; çocuklarım eksik kalmasın. Benim çocukluğumda kibrit kutusundan tren yapar onunla oynardık.

Şimdiki çocukların her şeyi var ama çocuk yine de mutsuz. Alınan oyuncak ile oynamak bir yana yüzüne bile bakmıyor. Hep daha fazlasını istiyor. Tableti, playstationı, türlü türlü oyuncağı, renkli renkli kaliteli elbiseleri, ayakkabıları her şeyi var ama yetinmiyor, yetmiyor, her gördüğünü istiyor.

Eskiden bizlere birkaç numara büyük ayakkabı alırdı anne babalarımız seneye de giyer diye. Şimdilerde bebekler için bile böyle bir cümle kurulmaz oldu. Üç beş ay giyiliyor sonra kaldırıp kenara koyuyorlar. Bunları paylaşan, ihtiyacı olan birine veren de pek de yok. Ama Avrupa’da böyle değil. Almanya’da hem doğayı korumak, hem ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için tüm giyim, ayakkabı, mobilya gibi ürünler büyük konteynerlerde depolanıyor. Daha sonra ikinci el satış mağazalarına gönderiliyor. Siz 50 cente gömlek, 1 euroya ayakkabı alabiliyorsunuz.  Sosyal medya ve internet üzerinden de birçok insan ev eşyalarını ücretsiz veriyor. Ama Türkiye ve daha onlarca ülkede böyle sistemli, devlet ve halk tarafından desteklenen, insana değer veren, doğayı koruyan, geri dönüşümü teşvik eden uygulamalar yapılmıyor. Ben işim gereği birçok Asya, Ortadoğu ve Balkan ülkelerini gezdim. Ama benzeri bir uygulama ile karşılaşmadım. Ancak şunu da belirtmeliyim ki bireysel olarak Türkiye’de bunun örnekleri var. Çünkü sağduyulu insanlarımız hâlâ var.

AVM çalışanları yorucu bir tempoda çalışıyor peki bu insan sağlığını nasıl etkiliyor?

Tülin Acır Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etkileri var, çünkü 8 ile 12 saat beton bir yapının içindesiniz. Evinizde beton. Şehir de beton olduğu için ömrünüzü betonlar içinde geçiriyorsunuz. Mola hakları tam kullanılamıyor. İki kere 15 dakika bir tane 30 dakikalık molalar var ancak bunlar yoğun saatlere denk gelince kullanamıyorsunuz. 30 dakikalık mola başlıyor. Mağazadan çıkıp tuvalete gidip mağazaya tekrar dönüyorsunuz, on dakikanız gitti. Yemeğiniz biterken son lokmayı ağzınızda çiğnerken yeniden çalışmaya başlıyorsunuz. Stresli bir iş temposu var. Günün sonlarına doğru veya şefinizden, müşteriden işittiğiniz bir azar sonrası mesai arkadaşınıza anlamsız, düşmanca bir tavır alabiliyorsunuz. Bir yerlerden hırsınızı çıkarmak istiyorsunuz ama bu insanı daha da gergin yapıyor ve iş arkadaşları ile sorunların artmasına ve artık gerilim dolu bir ortamda çalışmasına neden oluyor.

AVM çalışanları sadece bedenen yorgun değil, onların zihinleri de bedenleri de yorgun. Çok büyük bir baskı sistemi var insan üzerinde ve bu insanı sindiren bir yapıya dönüşüyor. İnsanlar mecbur çalışmak zorunda ve tüm haksızlıklara işsiz kalma korkusu ile ses çıkarmıyorlar. Çünkü dışarıda milyonlarca işsiz onun işten çıkmasını bekliyor…

 AVM emekçilerinin işçi temsilcisi var mı? AVM çalışanlarının bir sendikası var mı? Her hangi bir sendika sizi ziyaret ediyor mu?

Ragıp Kamil İlbeyi Türkiye’de sendikal hareketlerin örneklerini 70’li yıllarda çekilen Yeşilçam filmlerinde görebilirsiniz. Bunun dışında AVM emekçilerinin bir sendikası yoktur. Sendikanın olup olmaması arasında da hiçbir fark yoktur. Sendikalar patronların çıkarlarını korumak için var emekçiler için değil. Elbette eskiden bu böyle değildi. Ancak ne sendika ne sigorta ne sosyal güvenlik anlayışı yer edinemedi bu ülkede. ‘Sigortamı yatırma paramı elden ver’ diyen işçiler yıllarca kendilerini sömürttüler. Şimdiler ise herkes asgari ücretli ama aslında patronlar para kaçırıyor. Daha fazla vergi ödememek için 5 bin lira maaş alanı da asgari ücretli gösteriyor. Maaşının bir kısmını bankaya yatırıyor bir kısmını elden ödüyor. İşçide buna ses çıkarmıyor. Emekli olunca yüksek bir maaş almak yerine asgari emeklilik maaşı alıyor ayrıca devletin soyulmasına seyirci kalıyor, susuyor.

Tülin Acır Sendikanın adı var bu ülkede. Yıllardır çalışıyorum, emekçilerin halini hatırını soran, onların durumunu yerinde gözlemleyen, insanları sendikalı olmaya davet eden kimseyi görmedim. Sendika tabeladır. Çark, disk, çekiç, buğday sembolleridir hepsi bu kadar. Sendika budur! Ama işçiler bilinçlenir ve örgütlenirse ülkelerinin gerçek sahibinin patronlar olmadığını görürler.

AVM’ler İstanbul’da uzun zamandır var ama Çukurova’da henüz yeniler. AVM yokken Adana’da hayat nasıldı?

Tülin Acır Çevre esnafı elbette olumsuz etkilendi. Ülke genelinde resmen can çekişiyor. Küçük esnaf kalmadı artık. Kalanlar ise borçlu. Ucuzluk marketleri de bakkal, manav, kırtasiye ve hediyelik eşyacıları olumsuz etkiledi. AVM’lerden, mağazalardan marketlerden veresiye alma şansınız yok. Eğer paranız ve kredi kartınız yoksa buralardan alışveriş yapamazsınız.

Sosyal medyada zaman zaman insanlar şunu paylaşır ‘sen markete gidersin ama cenazene bakkal gelir’ bu gerçekten çok doğru. Çünkü hayatımda örnekleri var. 23 yıldır bulunduğum semtte oturuyorum. Toprak bir bakkaliye iken bugün adına market dediğimiz bir bakkalımız var burada. Bizim toplumda hala cenaze yemekleri yapılır. Eğer mahallemizde fakir biri yaşamını yitirirse, bakkalımız o cenaze yemeğinde sunulacak her şeyi temin eder ve parasını dahi almaz. Elinden geleni yapar. Böyle insancıl bir kültür var. Yaşamaya çalışıyor bu sıcak kültür. Direniyor.

İnsanlar modaya uyup adına market dese de biz hâlâ bakkala gider, kara kaplı deftere veresiye yazdırır ve ay sonunda maaş alınca çıkarır veririz. Gerçi ay sonu veya aybaşı maaş almakta eskilerde kaldı. Artık maaş almak için yeni ayın ortalarına kadar beklemek gerekiyor. Büyük marketlere gidip veresiye defteri açtıramam. Param varsa alışveriş yapabilirim. Gücümüz ölçüsünde en iyisini alıyoruz. Örneğin mahalle manavından bir meyve alacağım zaman, eğer ürün birkaç gün beklemiş, tazeliğini yitirmişse ‘var ama sana gelmez’ diyebiliyor. Bu samimiyet var. Diğer marketlerde böyle bir samimiyet bulmak mümkün mü? Hayır!

Domatesin kilosu diyelim ki manavda üç buçuk lira, filanca markette domatesin kilosu 3 lira ise insanlar şöyle düşünebiliyor ‘ aaa manavda üç buçuk lira benden elli kuruş fazla alıyor’ oysaki parasızda gitse manavdan o domatesi alabilecek ama x marketten alamayacak. Hatta o market bayat olan meyve veya sebzeyi de satacaktır. Ama manavda öyle değil. Bu ürün şu kadar gündür burada, fiyatı da şudur ama bu nedenle şu kadar olur diyebiliyor. Bu hassasiyeti gösterebiliyor. Çok şubeli marketlere karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Meyve sebzeyi toptancıya kendisi gidip alıyor. Ne mahalle manavına ne mahalle bakkalına kimse sevkiyat yapmıyor. Büyük marketlere göre toptancıdan daha az ürün alıyor bu nedenle ürünleri pahalıya alıyor ve mecburen bunu satış fiyatlarına yansıtmak zorunda kalıyor. İnsanlar bunu fark edemiyor. Belki de işlerine gelmiyordur.

İnsanlar pazarlık yapılması gereken kişilerle pazarlık yapamıyorlar. Ama kendilerine, ihtiyaçları olduğu zor zamanlarda el uzatacak bir manav ile bakkal veya mahalle esnafı ile kıran kırana pazarlık yapıyor, eğer fiyatı beğenmezse gidip marketten alışveriş yapabiliyor. Zaten bizi de adım adım yok oluşa götüren bu davranıştı.

Adana’da yanlış hatırlamıyorsam ilk olarak Fransızlara ait Türk ortaklı bir market açıldı. Ardından Adana’nın girişinde çeşitli alışveriş merkezleri açıldı. Bunlar genelde dev marketler şeklindeydi. Ama şimdi Adana çarşısı içinde faaliyette olan ve inşaatı devam eden AVM’ler kuruldu. Hatta öyle ki çarşıdaki iki koca AVM arasında iki sokak var. İnşaatlar devam ediyor. Her halde böyle giderse Adana çarşısı sadece AVM’lerden ibaret olacak. Neredeyse dip dibe alışveriş merkezleri kuruluyor.

Ragıp Kamil İlbeyi Adana sıcak, AVM’ler serin ama esnafımızın da yüreği sıcak. Cebinde paran yoksa durumunu anlatsan karnını doyurur esnafımız. AVM sen aç kalınca karnını doyuruyor mu? Beton mu yalayacaksın? Ama Adana esnafı öyle değil. Simitçiye bile param yok açım desen tek kelime etmeden sana bir simit uzatır. Seni fazla konuşturmaz ki alçalmış veya düşkün gibi bir his yaşamayasın. İnsandır çünkü kim bilir o neler yaşamıştır…

İnsanlara son olarak şunu tavsiye ediyorum. Bizim olmayan kültürlere özenmek yerine özümüze dönelim. Esnafımıza sahip çıkalım. Hele, Türkiye ekonomisinin yaşadığı şu zor günlerde, bakkalımıza, çiftçimize, sütçümüze, toptancımıza, manavımıza, lokantacımıza, fırıncımıza, sinemacımıza yani ülkemizin tüm emekçilerine, yerli üretime sahip çıkalım, bizi biz yapan değerlerimizi kaybetmeyelim. Esnaf ve halk arasındaki sıcak bağları her zaman koruyalım. İflasın eşiğine gelip kepenk kapatan esnafımızın kepengi ile kilidi arasına samimiyetimizi ve ülke sevgimizi koyalım. Ülke ekonomisine sahip çıkmak, işçi, esnaf, üretici hakkını savunmak için bilinçlenelim, kendimizi ne sermayeye nede bizim olmayan kültürlere ezdirmeyelim.

Gözlemlerini benimle paylaşan değerli dost Tülin Acır’a teşekkür ederim.

Ragıp Kamil İlbeyi

© ekvatorhaber.com