Ekvator Haber

Savaş ya da devlet borç senedi (Devlet Tahvili) satın al!

Savaş ya da devlet borç senedi (Devlet Tahvili) satın al!
7
05 Eylül 2018 - 21:55

Savaş ya da devlet borç senedi (Devlet Tahvili) satın al!

Aslında “ya canını ya da paranı” demek istiyorlar

 ABD’de Birinci Dünya Savaşı esnasında halkı savaşa katkı yapmaya çağıran bu afiş, yapılmak istenenleri bilebilenler açısından çok şeyler söylüyor. Fakat bu “çok şeyler” biz sade insanların duyabileceği ya da görebileceğinin oldukça ötesinde. Eğer günümüzde kaderimizi elimize alarak geleceğimizi kurtarmak istiyorsak, görünenin ardını görmek, anlaşılamayanı anlamak zorundayız… Başka çare yok!

*****

1918’den 1946’ya kadar olan süreç: Küresel finans sisteminin yeni stratejik unsurlarını yapılandırma ve Anglo-Amerikan hâkimiyetini tüm yerküreye yayarak mutlaklaştırılma

Küresel Finans Oligarşi’sinin, tüm dünyada 19. yüzyılın sonuna kadar var olan geçerli ekonomik ve politik düzenin, bir üst düzey aşamaya adeta sıçrayış halinde geçişini gerçekleştirmek amacıyla planladığı Birinci Dünya Savaşını, hazırlıkları ve önemli aktörleriyle birlikte geçen bölümde açıklamıştım. Savaş sonrası ortaya çıkan yeni küresel ekonomik ve politik görünüm ile varılan bu yeni safhanın yarattığı yeni yapısal gereksinimleri, bu gereksinimlerin dayattığı daha büyük bir Dünya Savaşı’nın nasıl hazırlandığını anlatmayı da bu bölümde sürdüreceğim..

I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve Batı Asya’nın genel politik görünümü

Savaş sona erdiğinde Almanya, Avusturya Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları ile Rus Çarlığı (İmparatorluğu) artık yoktur. Böylece “I. Dünya Savaşı” ile Küresel Finans Oligarşisi’nin en önemli politik hedeflerden birisine, (yeni bir stratejik aşama olarak) ulaşılmış ve o zamana kadar Avrupa ve Batı Asya’da var olan, bu tarz güçlü ve merkezi devlet yapılanmaları, İngiltere hariç ortadan kaldırılmıştı. Ulaşılan bu yeni küresel politik konumun anlamını biraz açarsak, Katolik dünyasının güçlü temsilcisi “Kutsal Roma İmparatorluğu’nun” son kalıntısı Avusturya Macaristan İmparatorluğu artık tarihe karışmıştı. Her ne kadar Vatikan’da yerleşik olan, Katoliklerin ruhani merkezi “Papa’lık” varlığını sürdürse de artık bu en üst Katolik Makam’ın arkasında tarihsel derinliği olan Katolik bir imparatorluk kalmamıştı. Bu yeni durum dünyada var olan inanç blokları için oldukça önemli bir safha demektir.

Bu aşama aşamayla, 16. yüzyılın ortalarına doğru Martin Luther ile başlatılan, Hıristiyanlığın, Küresel Finans Oligarşisi’nin sosyo-politik beklentileri ve planlarına cevap verebilecek şekilde yeniden yorumlanmış ve düzenlenmiş şekli diyebileceğimiz Protestanlığın, Batı dünyasında en yaygın ve en güçlü bir kitlesel inanç sistemi olma yolunda önü de iyice açılmış oldu.

Savaş’a İngiltere ve Fransa’nın müttefiki olarak katılmış olduğu halde, Çarlık Rusya’sı da bir imparatorluk olarak ortadan kalkmıştı. İki kıtaya yayılan muazzam boyutlardaki topraklara sahip Rus İmparatorluğunun (çarlık) yerine, sonucunun ne olacağı ve nerelere varacağı o zaman için pek de kestirilemeyen bir sosyo-politik deney (eksperiment) başlatılmıştı. Marksist dünya görüşüne eklenen Leninist bir Rusya yorumuyla, 72 yıl sürecek olan bu Bolşevik uygulama, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında Küresel Politika sahnesine yerleştirilmiş oldu. Bu yapının yönettiği eski Rusya topraklarında yaşayan geniş insan kitlelerinin, II. Dünya savaşı süresince Küresel Oligarşinin stratejik planlarını uygulama uğruna cepheye sürülerek nasıl canice harcandığı (27 milyon insan kaybı!!!) başlı başına irdelenmesi gereken bir konudur.

Kısaca, Sovyetler Birliği olarak anılan bu ülkenin, Küresel Oligarşinin II. Dünya Savaşı sonrası için hazırladığı yeni küresel dönüşüm ve yapılanma planlarınca da alabildiğince kullanıldığını görmekteyiz. Küresel Oligarşi, Savaş sonrasında küresel boyutlarda sürdürülecek olan politik ve askeri bir gerilim ortamının, kendi plan hedeflerini bir bir gerçekleştirebilmek için çok uygun olacağını, daha savaş öncesinde hesaplamıştı. Bu nedenle daha Savaş biterken, Anglo-Amerikan güç birliği ile Sovyetler birliği arasında, tüm dünyada insanlık için pek çok açıdan yeni acılara neden olacak bir “soğuk savaş” gerilimi oluşturuldu.

Küresel Oligarşi açısından Alman İmparatorluğu’nun ortadan kaldırılma kararını ve gerekçelerini I. bölümde kısmen açıkladım. Alman ırkını oluşturan “Germenler”, tarihsel derinliği olan özgün bir sosyal temel üzerinde yapılanmışlardı. Son derece çalışkan, disiplinli ve yaratıcı olan bu topluluk, üzerinde yaşadığı toprakların alabildiğine kısıtlı imkânlarına rağmen hem göreceli olarak ciddi bir nüfus yoğunluğuna, hem de ekonomik ve kültürel açılardan önemli bir potansiyele ulaşmıştı. Günümüzde Katolik inancının %50 den fazla bir orana sahip olduğu Almanya’da, halkın büyük çoğunluğunu o zamanlarda amaçlandığı gibi Protestan inanç tabanında yeniden yapılandırmak da mümkün olamazdı. Küresel Finans Oligarşisi, bütün bu ve benzer nedenlerle tasarımlamış olduğu yeni küresel politik düzene istenildiği gibi entegre edilemeyeceği açıkça görülen ve Avrupa’nın geleceğine yönelik küresel planlara karşı daha bağımsız bir dinamik oluşturacağından şüphe duyulmayan Almanya İmparatorluğu’nun ipini çekmiş oldu. Başka bir ifadeyle, Almanya’nın tam olarak bir daha asla ayağa kalkmasına fırsat vermeyecek politik bir düzen kurularak, kısmen ülkenin tarihi geçmişine de dayandırılan federatif bir sistem içerisinde tam edilgen bir hale getirilmesi için planlar devreye konuldu ve içteki bağlı birimler de bu yönde harekete geçirildi denilebilir.

Tek tanrılı inançlar dünyasında otorite kaymaları

Katolik dünyasının politik ve manevi dayanağı Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasıyla Hıristiyanlığın manevi merkezi Vatikan’daki “Papa’lık” makamının saygınlık ve hâkimiyet alanının göreceli olarak zayıflamış olduğunu yukarıda açıkladım. Katolik dünyasında yaratılan etkinlik erozyonuna paralel olarak Ortodoks Kilisesi daha da kesin ve derin bir etkinlik kaybına uğradı. Rus Çarlığının ortadan kalkması ve “Ateist” bir temel üzerinde yapılandırılan Bolşevik Devletiyle, Ortodoks Dünyası aynı şekilde güçlü bir politik destek ve etkinlik kaybına uğramış oldu.

Aynı durum bir diğer tek tanrılı inanç sistemi Müslümanlık içinde geçerlidir. Sonuçta, Doğu’da Hindistan (Pakistan ve Bangladeş dâhil), Endonezya ve Malezya’dan başlayarak, Afrika’nın batısına kadar geniş bir coğrafyadaki İslam Âlemi üzerinde, manevi/dini bir otorite olarak, “İmparatorluk ” boyutlarında kapsayıcı bir politik yapıda da kalmamıştı.

Sonuç olarak geleneksel tek tanrılı inanç sistemlerinin, I. Dünya Savaşı sonunda uğramış oldukları genel manevi ve politik güç kaybına karşılık, Protestan tabanlı Anglo-Amerikan güç birlikteliğinin küresel konumu alabildiğine güçlendirilebilmiş oldu. Bu açıdan bakarak Küresel Finans Oligarşisi’nin, geniş insan kitlelerini geleceğe yönelik olarak tasarımlanmış olan ekonomik ve politik plan uygulamalarına elverişli, hatta uyumlu bir duruş içerisinde disipline edecek bir inanç sistemi olarak Protestanlığı öne çıkarma amacının hedefine ulaşmış olduğunu söyleyebiliriz.

19. yüzyılın son yarısından itibaren el altından tasarımlanan ve sistematik olarak yapılandırılan iki ayaklı fakat tek başlı küresel bir iktidar sistemi olarak Anglo-Amerikan güç birlikteliği Savaş sonrasında açıkça göze görünür hale gelmişti. 16. Yüzyılda, geleceğe dönük olarak küresel finans planlarının gerçekleştirilebilmesi için uyumlu sosyal bir platform yaratılabilmesi amacıyla tasarımlanmış olan “Protestanlık” inanç sistemi de bu birlikteliğin kitlesel tabanını oluşturmaktaydı.

Koskoca yıpranmamış yeni bir kıtada bir araya getirilmiş ve ortak bir tarihi geçmişi olmayan toplama bir halkın, bu “yeni inanç tabanı” üzerinde disiplinli bir tarzda bir arada tutulmasıyla oluşturulan Amerika Birleşik Devletleri, bu birlikteliğin birinci ayağını oluşturmaktaydı. Birlikteliğin ikici ayağını ise aynı inanç tabanı (Protestanlık) üzerinde yeniden yapılandırılmış (reorganize edilmiş) ve sömürgeleriyle birlikte yaklaşık kırk milyon kilometrekarelik bir alanda hükümran olan Büyük Britanya İmparatorluğu oluşturmaktaydı. Bu muazzam güç yoğunlaşması üzerinde yükselen Anglo-Amerikan operasyon ve yaptırım merkezi, Küresel Oligarşi’nin I. Dünya Savaşı sonundaki en önemli stratejik kazanımıdır.

Geniş insan kitlelerinin, küresel plan hedefleri doğrultusunda daha disiplinli olarak yönlendirilmesini sağlayacak, yeni inanç tabanı olan Protestanlık, iki yüz yıl gibi bir süreçte Batı Avrupa monarşilerinin hanedanlarını da bünyesinde bir araya getirmeyi başarmıştı. 17. yüzyılın ilk yarısında Westfalya Barış antlaşmasıyla sonuçlanan 30 sene savaşları esnasında Hollanda, İsveç (Norveç) ve Danimarka Protestanlaşmıştı. Batı Avrupa’da şekillenen bu aynı inanç tabanında kitleselleştirilen yapıya son şekliyle baktığımızda, Batı Avrupa’da, “Büyük Britanya Kraliyet Soyluları’nın” başını çektiği bir Protestan, Anglo-Sakson birlikteliğinin, Küresel Finans Oligarşisi’nin çekirdek kadrosu ile kaynaşarak, Küresel Finans Oligarşisi’ne bir de “soyluluk boyutunu” kazandırmış olduğu görülmektedir.

Birinci Büyük Savaş’ın sonlanmasının ardından, Küresel Oligarşi açısından ilk anda her şey planlandığı gibi gitmiş gözükse de kısa süre sonra “Savaş’ın” planlamacılarının ön göremediği (ön görülemeyen!) bazı faktörlerin ve yeni oluşumların, küresel stratejik planlar açısından olumsuz sonuçlarının olacağı görüldü. “Ön görülemeyen” bu gelişmelerin başında, yıkılıp dağıtılan Osmanlı imparatorluğunun küllerinden Anadolu toprakları üzerinde, Gazi Mustafa Kemal önderliğinde bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması gelir.

I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya

Fakat önce Küresel Finans Oligarşisi açısından Batı Avrupa’yı ele alırsak, “küresel stratejik planda” en öncelikli hedef olan, Almanya’yı Avrupa’da politik ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkararak, tüm Avrupa’nın Küresel Oligarşi’nin geleceğe dönük stratejik girişimlerine bütünüyle açık bir hale getirme hedefine de tam olarak ulaşılamamış olduğu görülür. Savaş sonunda Almanya doğuda, kuzeyde ve batıda topraklarının bir bölümünden vazgeçme zorunda kalmış olmakla beraber yine de merkezi bütünlüğünü koruyan bir durumdadır. Buna karşılık Elsas bölgesini almış olan Fransızlar ısrarla istemiş olmalarına rağmen Ren Nehri’nin batısındaki toprakları alamamış olmanın mutsuzluğu içerisindedirler.

Savaşın önemli aktörlerinden Winston Churchill, anılarında, Fransız Mareşal Foch’un barış antlaşmasına ilk reaksiyonunu şu sözlerle aktarır: “Versailles’te barış antlaşmasının imzalandığını duyan Mareşal Foch ilginç bir isabetle ‘bu bir barış anlaşması değil, bu yirmi yıl sürecek olan bir ateş kes anlaşmasıdır’ demişti”. [1]

Almanya açısından bakarak, savaş sonrasında ortaya çıkan genel sıkıntılı durumun nedenlerini ele aldığımızda, en başta savaşın tüm sorumluluğunun tek suçlu olarak Almanya’ya yüklenmesini görürüz. Almanya’nın savaşın tek sorumlusu olarak ilan edilmesi, bu ülkenin devamlı ve keyfi olarak ABD ve İngiltere tarafından ileri sürülen bitmez tükenmez “savaş tazminatı” talepleri ile yıpratılmasına, adeta didiklenmesine olanak sağlamaktadır. Anglo-Amerikan ortaklığına savaş sonrasında ve daha sonraki yıllarda Almanya’ya her türlü ekonomik ve politik müdahaleyi yapabilme olanaklarının da açık tutulması, ülkede halkın geleceğe olan tüm umutlarını yitirmesine ve yeni çözüm arayışlarının giderek yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Savaş tazminatı kapsamında pek çok endüstri tesisi sökülüp başka ülkelere taşınmış, ülkenin sahip olduğu ticaret gemileri hatta lokomotifler bile savaşın galiplerince alıp götürülmüştü. Yaklaşık 2 milyon üretim yaşındaki insanını savaşta yitiren Almanya’da, ekonomisinin içerisine itildiği bu kaos ve hiper enflasyon ortamı, kitlesel işsizlik ve açlık ortamını da beraberinde getirmişti.

Tarihin derinliklerinde beri hep geride kalarak, ülkeleri ve halklarını belli bir amaç doğrultusunda yönetmiş ve kullanmış olan Küresel Oligarşi, Avrupa’da ön gördüğü yeni bir ekonomi-politik düzenin planlarına göre Almanya, vurulacak son ve kati darbenin hazırlıklarına bu ortamda hız verdi. Bu kez daha korkunç bir kitlesel katliamın yaratacağı “vahşet” ve onun neden olacağı küresel boyutlardaki “dehşet” ortamı, küresel boyutlarda ekonomik, politik ve kültürel alt üstlüklerle, yeni sistemsel değişikliklere imkân sağlayacak ve kapsamlı kitlesel dönüşümler için uygun ortamı oluşturacaktı. Kısacası, “Yeni Dünya Düzeni’ne” doğru sürdürülen uğraşın “kadim stratejik planlara” göre bir üst aşamaya atlama zamanı gelmişti.

Geleceğe olan inançsızlık ve umutsuzluğun sürükleyip getirdiği sosyal bir kopuşma ve dağılma ortamı, insanların politik olarak güçlü bir yönetim, ekonomik istikrar ve toplumsal disiplin özlemlerinin en yükseldiği zamanlardır.

I. Dünya Savaşı sonrasında, yenilmiş ve aşağılanmış Alman halkının da içinde bulunduğu kitlesel işsizlik ve açlığın yarattığı derin toplumsal umutsuzluk ortamı, bu insanların sosyal ve politik açılardan alabildiğine dengesizleşmesine yol açmıştı. Bu nedenlerle de güçlü bir iktidar, istikrarlı bir ekonomi özlemlerinin olağanüstü boyutlara ulaştığı bu ortamda, Alman halkı olağanüstü sosyo-politik dayatmalara açık ve yatkın hale gelmişti.

Küresel Oligarşi’nin kurmayları işte böyle bir ortamda I. Dünya Savaşından daha büyük, daha karmaşık bir küresel felaket ve karmaşa ortamı yaratmak için, Küresel Oligarşinin sınırsız finans gücü, ve yöneten aklıyla, küresel plan hedefleri doğrultusunda büyük bir komplonun alt yapısını örgütlemeye başladılar.

Çağın yaygın politik düşünüş tarzı olan milliyetçilik, daha da derinleştirilerek “ırkçılık” boyutlarına çekildi ve sistemleştirildi. Hatta daha da ileri gidilerek, “yeni mükemmel insan” tasarımına girişildi. Toplumda var olan çeşitli gizli ya da yarı gizli yapılanmalar (cemiyet ve cemaatler), zamanın her türlü iletişim imkânını kullanarak, adeta dinsel boyutlara taşınmış bir “süper ırkçılık” fikrini işlediler ve alabildiğine bunalmış insanlara çabuk anlayıp kabullenecekleri basit tanımlamalarla, somut toplumsal düşmanlar yaratmaya başladılar.

Ayrıntılı bir şekilde tanımlanan ve görselleştirilen bu yeni ırkçılığı, zamanın küçük burjuva kesiminde oldukça yaygın olan “esoterik” görüşlerle de harmanladılar ve bugün kısaca Nazizim” diye adlandırılan Nasyonal Sosyalist” düşünüş oluşturuldu. Alman toplumuna kurtarıcı ve geleceği yönetebilecek “büyük güç” olarak takdim edilen Nasyonal Sosyalist Parti, bu düşünüş üzerine yapılandırıldı. Partinin başına getirilen Adolf Hitler gençliğinden beri mistik, esoterik görüşlere büyük ilgi duyan ve bu yolla yeni bir ırk, dolayısı ile yeni bir “Dünya Düzeni” yaratabileceğine inanan bir insandı. Nasyonal Sosyalizm, özünde ne nasyonalizm (milliyetçilik) ne de sosyalizm olup, aslında bir tür yeni bir Esoterik, Ökültik (gizemli güçlere inanan) tabanda dinselleştirilmiş bir öğreti ile buna dayalı bir politik yapının birleştirilmesiyle oluşturulmuştu.

Konuya uzak olanlar açısından kavranması zor olan bu karmaşık durum, bizzat Küresel Finans Oligarşi’nin hâkimiyeti altındaki finans ve endüstri devlerinin, bir yandan Almanya’nın finansal alt yapısına küresel planlar doğrultusunda müdahaleleri, öte yandan Adolf Hitler’e, dolayısı ile Nasyonal Sosyalist partiye doğrudan destekleri ile daha da karmaşık bir hal alır.

Bu kadroları, konumları ve işlevleri ile kısaca tanımak, aslında tüm ülkelerde (Türkiye’de de) benzer şekilde içten içe ve saklı kalarak, ülkelerin politik, bürokratik ve ekonomik karar merkezlerinde kontrolü nasıl elde tuttuklarını anlamak açısından çok önemlidir. Bu kapsamdan olarak Alman Yahudi’si olan Warburg kardeşleri, 20. yüzyılın başından itibaren finans ve politik dünyasındaki bireysel bağlantıları ve geniş sistemsel içerikli faaliyet alanları ile kısaca tanıtmak isterim. Umarım ki bu olağanüstü karmaşık genel görünümün arka planında ipleri ellerinde tutanların, gelişmeleri nasıl çekip çevirmekte oldukları üzerine az da olsa fikir verebilecektir.

20. yüzyılı tasarımlayan Küresel Oligarşi’nin beyin takımından Warburg ailesi

Hamburglu bir banker olan, Yahudi kökenli Moritz Moses Warburg’un (1838–1910) beş erkek ve üç kız çocuğu olur. Bu çocukların neredeyse her birisi bir şekilde zamanının küresel finans ve politik faaliyetlerini yöneten konumda olmalarıdır. İlgimizi yoğunlaştırmamız gereken hassas nokta ise, bu kişilerin faaliyetlerinin sanıldığı gibi sadece para kazanmak ve daha da zenginleşmekten öte, tek merkezli bir Küresel Finans Sistemi’ni kurma yönündeki etkili faaliyetleridir. Ve bu sayede, Küresel Finans Sistemi’nin bağımlı kıldığı ülkelerin ve halklarının, aynen rulet masasındaki çipler gibi, “küresel hâkimiyet” oyununda masaya sürüldüklerini, dolayısıyla ne ülkelerin geleceğinin ne de milyonlarca insanın yaşamının bunlar için hiçbir değer ifade etmediğini görmek durumundayız.

Erkek çocuklardan Max Warburg, (1867–1946) zamanın çok önemli finans operasyonlarının Almanya ayağında etkili olan M.M. Warburg & Co. İsimli bankanın yöneticisi ve hissedarıdır. Çocukluğunda eğitimine önce özel derslerin yanı sıra, İbranice, Talmud ve Tevrat öğrenimiyle başlanılan M. Warburg, liseyi bitirdiğinde önce Frankfurt’taki J. Dreyfus & Co. İsimli İsviçre kökenli bir Yahudi banker ailesine ait olan bankada çıraklığa başlatılır (1886). İki yıl sonra bu sefer Amsterdam’daki bir başka Yahudi ailesine ait olan Wertheim & Gompertz isimli bankada bankacılık eğitimine devam eder. Bu tür zengin ve aristokrat ailelerde adet olduğu üzere genç Max, Bayern’deki bir hafif süvari alayına askeri disiplin ve düzeni tanıması için gönderilir. Askeri eğitiminin ardından bankacılık eğitimini, branşın farklı ortamlarında tecrübe biriktirmeye yönelik bir adım olarak, 1890’da Banque İmpériale Ottomane Paris’e (Osmanlı Bankası Paris ayağı) gider ve bu arada Sorbon’da derslere katılır. Ve nihayet, 24 yaşındaki genç Max, Londra’ya Küresel Finans dünyasının “kutsal mabedi” N. M. Rothschild & Sons’a yollanır. Kısacası küresel sistemin tepe yönetimine doğru ne müthiş bir eğitim ve hazırlık sürecidir

Max    Warburg. Warburgların Almanya ayağı

bu!.. 1893’te 26 yaşında Hamburg’a dönen Max Warburg, M. M. Warburg & Co. İsimli bankalarına hissedar olarak esas görevine başlar. Bundan sonrası da müthiş bir etkinlik ve bireysel tırmanış hikâyesidir. Max Warburg Alman bankacılık sisteminde söz sahibi olma yolunda süratle mesafe alır: Ortağı olduğu bankanın önemi onu Reichsbank’ın (İmparatorluk Merkez bankası) merkezi danışma kuruluna da üye olmasını sağlar. 1902’den itibaren Alman banka ve bankacılar odası yürütme kuruluna üye olur. Aile üyelerinden Albert Ballin’in general direktör olduğu Almanya’nın en büyük deniz nakliyat şirketlerinden olan Hapag’da 1910 yılından itibaren denetim kurulu üyesi olur. Bu görevin yanı sıra Hamburg’daki büyük tersane Blohm & Voss’a da denetim kurulu üyesi olur. Albert Ballin ile birlikte Cuxhafener açık deniz balıkçılığı AG’yi kurarlar ve Max Warburg 1910’dan itibaren aile bankaları M. M. Warburg & Co’da direktör koltuğuna oturur.

Max Warburg’un yukarıda saydıklarımdan öte, daha birçok büyük ekonomik ve politik yapılarda etkili ve yetkili pozisyonları olduğunu belirterek bu listeyi burada bitiriyorum. Kısacası Finans dünyasındaki planlı çalışmalarının yanı sıra Max Warburg, İmparator II. Wilhelm’in finans danışmanlığından, politik danışmanlığına ve kimilerine göre askeri istihbarat servisi şefliğine kadar, ülke yönetiminin önemli sinir merkezlerinde bir paralel ilişkiler ağının merkezinde olan bir kişiliktir. Rusya’da 1917 yılında Çarlık yönetimine karşı ayaklanmalar başlayınca, İsviçre’de sürgün hayatı yaşayan Vladimir İlyic Lenin’in özel bir vagonla Almanya’dan transit geçirilerek Finlandiya’ya götürülmesini de istihbarat şefi olarak bizzat Max Warburg’un örgütlediği iddia edilmekte.Max Warburg’un büyük ağabeyi hariç, diğer erkek kardeşleri de bankacı olmuşlardır. Küçük kardeşlerden Paul Warburg, aşağıda göreceğimiz gibi örülmekte olan sistem ağının Amerika cephesinde düğümleri atan kişi olarak öne çıkar. Max Warburg’un çocukları da işlevleriyle öne çıkmış kişilerdir. Oğlu Eric M. Warburg, baba mesleği olan bankerliği Amerika’da devam ettirmiş, II: Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusunda subay olarak görev yapıp madalyalar almıştı. Eric M. Warburg II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan – Alman Lobby organizasyonu “Atlantik-Brücke” (Atlantik köprüsü)’nün ve “American Council on Germany”nin de kurucusu olarak üst düzey bir finans ve politika aktivistidir. Max Warburg’un kızı Lola Nina Hahn Warburg ise, zamanın dünya Siyonist kuruluşunun başkanı ve daha sonra kurulan İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın sevgilisi olarak bilinmekte olup, 1933’ten itibaren Yahudilerin Almanya cemaat yapılanmasında yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. [2]Sayın Okur, bu bir avuç bankerin aile ve meslek ilişkilerini bağlarını böyle uzun uzadıya anlatmamın sebebi; 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya finans sistemini tek merkezden kontrol edebilecek bir “planlı ilişkiler ağını” ilmek, ilmek örerek, bu ağın mutlak hâkimiyetini sağlama hazırlıklarına ve ardındaki kişilerle beraber dikkat çekmektir.

Tek merkezli bir Küresel Finans Sistemi, giderek tüm ülkeleri, dolayısıyla tüm insanlığı mutlak olarak kontrol edecek bir dünya imparatorluğuna evrilmek üzere tasarımlanmıştı. Günümüzde de bu evreyi tüm çalkantıları ve acılarıyla yaşamaktayız. Burada, Avrupa’da ilk olarak hedefe konulan Almanya’nın nasıl da içten kuşatılarak “küresel plan” çerçevesinde bir sonraki evreye doğru titizlikle hazırlandığını anlatıyorum. Bundan sonrasında, planlanmış olan bu geçişi mümkün kılabilmek için yeni bir Küresel Savaş ve daha korkunç bir kitlesel katliam ile geniş insan kitlelerinin savaşın içerisinde perişan ve biçare hale getirilme hazırlıklarını çok kısa özetlemeye çalışacağım.

I. Dünya savaşı öncesinde ABD cephesi ve Alman kökenli bankerler

Küresel Finans Dünyasının yeni merkezi olmasına karar verilmiş olan ABD’ye, 18. yüzyıldan

        

Jacob Schiff

itibaren Orta Avrupa’dan Almanca konuşan varlıklı Yahudi banker aileleri göç etmekteydiler. Bu kapsamda Almanya doğumlu Abraham Kuhn ile Solomon Loeb 19. yüzyılın ikinci yarısında New York’a göç etmişlerdi. 1867’de bu ikili 20. yüzyılın başlarında önemli bir yatırım bankası konumuna gelecek olan Kuhn, Loeb & Company’i kurarlar. Ortaklıklarını daha da perçinlemek Amacıyla mıdır bilinmez, bir süre sonra birbirlerinin kız kardeşleriyle de evlenirler.

Bu müthiş ikiliye bir müddet sonra Frankfurt am Main doğumlu, babası da Rothschild’lerin yanında finans brokeri olarak çalışmış olan Jacob Schiff de katılır. Böylesi güçlü ve planlı ilişkiler içerisinde olan bankerlerin arasına “ben de bankerim, aranıza beni de alır mısınız?” diyerek katılmanın imkânsız olacağı herkesin bilebileceği bir gerçek. Jacob Schiff’de cebinde reddedilmesi mümkün olmayan bir referans ve miktarı açık bir çekle gelmiştir. Rothschild’ler çok iyi tanıdıkları ve Amerika da olmasının, kurmakta oldukları sistem açısından çok yararlı olacağını bildikleri Jacob Shiff’i, Kuhn & Loeb ikilisine katılması için bilhassa yollamışlardır. Genç Shiff bir süre sonrada patronu Solomon Loeb’in kızı Therese ile evlenir ve ortaklık perçinlenmiştir.

Max Warburg’un, küçük kardeşleri Paul M. Warburg, Felix M. Warburg ve Fritz M. Warburg da bankacılık yönünde eğitilmiş ve bu yönde dikkate değer mesafe kat etmiş kişilerdi. Felix Moritz Warburg, 1894’te New York’a gider ve orada, yukarda bahsettiğim Yahudi bankerler kartelinin en önemli isimlerinden yukarda kısaca tanıttığım Jacob Schiff’in kızı Frieda ile evlenir. Kardeşinin düğünü için New York’a gelmiş olan Paul Warburg orada yengesi olacak olan Frieda’nın küçük teyzesi, yani Jacob Schiff’in baldızı ve Solomon Loeb’in kızı Nina Loeb ile evlenir ve kardeşi Felix Warburg ile birlikte Kuhn, Loeb & Company’de çalışmaya başlar.

Ne kadar da dikkate değer bir durum değil mi? 19. yüzyılın sonlarında, New York’ta Rothschild’in “küresel finans sistemi” planları çerçevesinde ve sermayesi ile bir araya getirilen bu bankerler evliliklerini de kendi aralarında yaparak iş ve yaşam birlikteliklerini adeta “Tarikata” çeviriyorlar. Her neyse belki de sadece çok kıskançtırlar…Paul Moritz Warburg, finans dünyasının New York’ta yoğunlaşmaya  başlayan ortamında parlak zekâsı ve Finans dünyasının geleceğine yönelik vizyoner düşünceleri ile kısa zamanda

               FED kurucusu Paul Moritz Warburg

dikkatleriüzerine çekmeyi başarır. Ağabey Max Warburg, nasıl Alman, dolayısı ile Avrupa bankacılık sisteminde geleceğe yönelik kalıcı yapılanmaların mimarisine imzasını atmışsa, aynı mimariyi Paul M. Warburg’un Amerikan bankacılığı için yaptığı söylenir. Bu mimari özellikle dağınık bir görünümde olan Amerikan bankacılığının merkezi bir kontrol sistemi içerisinde disipline edilmesi olarak kendini gösterirse de aslında “bu plan tüm dünyada finans sisteminin tek merkezden yönetilebilmesini mümkün kılacak olan planlı stratejik adımdır. Paul Warburg bu genel strateji dâhilinde sürekli olarak Almanya ve Amerika arasında gider gelir ve zamanın finans dünyasının bu iki merkezi arasında sistemin sağlam bağlarının kurulması ve iletişimin geliştirilmesini sağlar.

Bu faaliyetleri süresinde 1907’lerden başlayarak Paul Warburg, sistemin disipline edilmesi ve yönetiminin merkezileştirilebilmesi için ABD’deki büyük bankaların katılımıyla özel sermayeli bir “Merkez Bankasının” kurulmasının artan gerekliliği yönünde lobby faaliyetleri içerisindedir. Onun bu gayreti ve “finans ailesinin” içerisindeki düşünsel akrabaları sayesinde arkasına aldığı güçlü destek, plana hızla yeni taraftarların katılımını da sağlar. Bunların başında zamanının en büyük sermaye sahiplerinden banker ve kimilerine göre Rothschild sermayesinin Amerika’daki bir diğer temsilcisi J. P. Morgan da vardır.

Böylece pek çok kaynak tarafından FED sistemi diye anılan, Amerika Birleşik Devletleri’nde birbirine bağlı olarak, ortak bir hedef e doğru birlikte hareket edebilen bir bankalar sisteminin kurulması için bir engel kalmamıştır. Aslında bir Rothschild planı olan FED’in kurulmasının sistemin yaratıcıları açısından önemli bir amacı da dev bir küresel yaptırım gücü olarak tasarımlanmış olan Amerika Birleşik Devletleri’ne FED ile                                    muazzam bir kredi kaynağı (küresel yaptırım bütçesi…) yaratmak olmuştu. Kredileri (borcu!) verecek olanlar Jacob Schiff ile ortakları Kuhn, Loeb ve Warburg’lardır. Bu bankerlerin ayrıca Frankfurt ve Londra’daki köklü ve sınırsız güce sahip bankalarla (Rothschild bankaları) bağlantıları olduğu, daha da doğrusu birer Rothschild organı olarak faaliyet gösterdikleriyse artık bilinmekte.

ABD’nin süper bir yaptırım gücü olarak oluşturacağı muazzam ekonomik birikimin, bir emme basma tulumba gibi çalışan merkez bankası (FED) üzerinden, verilen kredilerin geri dönüşleri olarak faizleri ile birlikte emilip, bankanın ortaklarına aktarılma imkânının yaratılması da planın gerçek amacıdır. Küresel Finans Oligarşisi, böylece yaratıp cepheye sürdüğü muazzam bir güç olarak ABD’nin, ensesindeki bir kene gibi bu gücü bir yandan yönetebilme, bir yandan da devamlı emebilme olanağını kendisi için yaratmış ve kurumsallaştırmış bulunmaktadır. FED ile kurulan sistemin, bu çok yönlü işlevini ilerde daha ayrıntılı olarak göstereceğim.

Bankerler kartelinin planları ve kolektif gayretleriyle 1913 yılı sonunda kapsamı ve işlev biçimi son şekliyle tasarımlanan, “Federal Reserve System”in kuruluş yasasını Başkan Wilson imzalar. Hedefe ulaşılmış ve açıklanmış amacı, ABD’nin bankacılık sistemini kollayıp disipline edecek bir Merkez Bankası olan FED kurulmuş olur. 12 bölgesel özel bankanın bir araya getirilmesiyle bir çatı örgütü olarak oluşturulan bu kuruluşun merkez yönetim kuruluna da Paul Warburg’un seçilmesinden daha doğal bir şey olamazdı pek tabii.

Başkan Woodrow Wilson 1914 yılında yemin eden (ne içinse?) Paul Warburg’u yeni görevine tayin etmesinden kısa bir süre sonra I. Dünya savaşı da başlar ve Paul. M. Warburg, 1918’e kadar FED’deki görevini devam ettirir. I. Dünya Savaşı sonunda FED planlanan konumuna, yani sadece ABD’nin değil, dünya finans sistemini yönetebilen konumuna oturmuştur. Böylelikle Küresel Oligarşi’nin sürdürmekte olduğu tek merkezli “mutlak küresel hakimiyet” uğraşında, küresel finans sistemini yönlendirebilecek çok önemli bir enstrüman yaratılmış ve sisteme yerleştirilmişti ve artık bir sonraki aşamaya geçilebilirdi. FED’in kuruluşu ile ilgili Amerikalı Kongre üyesi Cumhuriyetçi Charles Lindbergh şöyle diyor:

“Bu girişim, dünya üzerindeki en büyük tröstü’nün kurulmasını sağlar. Eğer bu yasa tasarısını Başkan imzalarsa finans dünyasının görünmeyen iktidarı legalize edilmiş olacaktır.”

Değerli okuyucu, bir an için, I. Dünya savaşı ve süresince ortaya çıkan şu çarpık ortamı gözünüzün önüne getirir misiniz? Bir yanda I. Dünya Savaşı gibi kitlesel bir kıyım sürüyor, çeşitli cephelerde yüz binlerce asker birbirine girmiş vaziyette ve Amerikan Askerleriyle Alman askerleri cephede birbirlerini boğazlıyor. Öte yanda Yahudi kökenli iki Alman banker kardeşten Max Warburg Almanya’da, Paul Moritz Warburg’da Amerika’da birbirleri ile koordineli olarak Küresel Oligarşi’nin kurguladığı senaryo uyarınca kendilerine düşen görev dilimlerini gerçekleştirmek için titizlikle çalışıyorlar.

Küresel Oligarşi’nin bu büyük “Savaşı” büyük küresel dönüşümleri mümkün kılmak amacıyla nasıl hazırladığını “İçten Kuşatılmışlık Bölüm I’de (Bkz.: www.ErhanUnal.Org) açıkladım isteyen tekrar bakabilir. Görüleceği gibi bu insanların bir ülkeye aidiyet duyguları yok. Onlar için milli kimlikler sadece taktik nedenlerden dolayı taşıdıkları ve sürdürdükleri geçici etiketler. Gerçek aidiyet bağı ise son duruşmada “geleneksel” olarak gerçekten bağlı oldukları Küresel Finans Oligarşi’si “büyük ailesine ve kadim geleneklerinedir”.

Küresel Oligarşi ve iki Dünya Savaşı arasındaki hazırlıklar

Yeni Küresel Finans Düzeninin hazırlık aşamaları

Yukarıda açıkladığım küresel Finans sistemi ve yaratıcılarını isimsel olarak daha da arttırmak mümkün. Bütün ülkelere dağılmış olarak, bu üst seviye sistem mimarlarıyla el ele çalışan pek çok etkili bürokrat, politikacı, endüstriyel ve akademisyenler de var. Bu çerçeveden olarak 1920 ile 1945 yılları arasında sahada çok etkili olan bazı kişilerden de ekibi tamamlamak açısından kısaca bahsetmek gerekir. Bunlardan oynadığı kilit rolden dolayı özellikle tanınması gereken kişilerden birisi kendisi de bir banker olan, Hjalmar Schacht (Hyalmar Şaht okunur). Babası, Amerika’da J.P. Morgan’ın “Equitable Trust Company” adlı şirketinde 30 yıl çalışmış bir banker olan 1877 doğumlu Hjalmar Schacht, birkaç fakülte bitirmiş çok yetenekli ve iyi eğitilmiş bir bankacıdır.

Hjalmar Schacht, Bankacılık mesleğine Almanya’da Dresdner Bank ile başlar, süratle yükselir ve 1916’da bir Alman Bankası olan National Bank’a yönetim kurulu üyesi olarak seçildiğinde 39 yaşındadır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Hjalmar Schacht. 1923’te İmparatorluk Bankası olan Reichsbank’a direktör olarak atanır. Sık sık ABD’ye giden H. Schacht, Finans Dünyası’nı yeni bir sistemsel düzene doğru tasarımlayan ve yapılandırmakta olan, yukarda kısmen tanıttığım bankerler kartelinin başındaki kişilerle de yakın ilişkiler içerisindedir.

Bu ilişkiler arasında sonradan Almanya ve Avrupa’nın kaderinin yeniden yazılmasında rol oynayacak olan Bankacı Charles Dawes, General Elektrik yönetim kurulu başkanı Owen Young, Standart Oil’in başkanı W. S. Farish de bulunmaktadır. Dolayısı ile H. Schacht’ın Küresel Oligarşi’nin yeni küresel finans sistemine doğru giden yolu düzenleyen planları ve ayrıntılarından yakinen haberdar olup aynı yönde çalıştığı da bazı kaynaklarca ısrarla

Hjalmar Schacht

yazılmakta, hatta kendisinin Rothschild’lerle ilişkili olduğu da öne sürülmektedir.

Hjalmar Schacht gerçekten de 1920 yılı sonrası Almanya’sının ekonomik yapılanmasında, giderek artan etkili bir rol oynamaya başlar. Anglo-Amerikan cephesinden, var olan finansal planlar kapsamında çeşitli taktiksel girişimler bir birini takip etmektedir ve bu kapsamda en önemli konu Almanya’nın ödemesi gereken savaş tazminatlarıdır. Bu tazminat miktarları öylesine yüksektir ki [3] ekonomisi tamamen felç edilmiş olan Almanya’nın ödemesi mümkün değildir. Bu nokta da Bankerler Karteli’nin planı devreye girer ve Almanya’ya borçlarını ödeyebilmesi için borç verilmesi önerilir. Borcun borçla ödenmesi zaten “bitmişliğin” son aşamasıdır lakin amaç da zaten bu ülkeyi bitirmek ve sonsuza kadar ödeyemeyeceği bir borcun altına sokmaktır. Kısaca oynanan oyunun arka planı şöyle açıklanabilir. Amerika’daki Bankerler Karteli Almanya’ya kredi (borç) vermeyi istemektedirler ve böylece Almanya Savaş borçlarını ödeyebilirken Bankalara borçlanmış olacaktır, tabii ki faizi ve faizin faizi ile birlikte.

Küresel Finans elitinin bu ekonomi oyununu biraz açarak şöyle ifade edebilirim. Bu plana göre Amerika, Almanya’ya savaş borçlarını ödemesi için kredi verecektir. Almanya aldığı bu kredi ile de Fransa’ya savaş tazminatlarını ödemeye başlayacaktır. Fransa ise Almanya’dan aldığı bu para ile müttefiki Amerika’ya savaş borçlarını ödeyecektir. Kısacası Amerika’nın kasasından tek bir dolar çıkmadan kâğıt üzerinde dolaşan para en kısa zamanda Amerika’ya geri dönecektir. Bu “bul karayı al parayı” oyununun püf noktası ise şu: Amerika’nın verdiği borç FED üzerinden veriliyor. FED’e parayı verenler ise baştan beri tanıttığım kartelin özel bankaları ve oların sahipleri. Bu durumda krediyi (yani borcu) alan Almanya, görünürde Amerika’ya, yani FED’e, gerçekte ise bu Bankerler karteline borçlanmış bulunuyor. Bankerlerin de gerçek amacı ilk adımda Almanya’ya kredi verebilmenin yolunu açabilmekti.

Böylelikle Almanya gibi büyük bir ekonomik potansiyele sahip, dolayısı ile politik duruşu da alabildiğine bağımsız bir ülkeyi, dipsiz bir borç batağına çekerek sonsuza dek tutsak kılmak mümkün olacaktı. Açıkça görülebildiği gibi yöntem, aynen klasik tefecilik sisteminde olduğu gibi anaparayı geri almak değil de borçluyu gittikçe artan bir faiz ve faizin faizi sarmalının içerisine çekerek sonsuza dek yolabilmekti

Bu yöndeki ilk girişim, başlangıçta 4 yıl geçerli olacak olan 1925 Dawes planıdır. Dawes Planı’nın açıklanmış amacı, Almanya’ya borçlarını ödeyebilmesi için ekonomisini yeniden ayağa kaldırmaktı. Bu amaca uygun olarak kredilerin bir bölümü de “start kapitali” olarak verildi ve karşılığında yeni ve daha güçlü finansal bağımlılıklar oluşturuldu. Örneğin, başlangıç olarak verilen 800 milyon altın Reichsmark tutarındaki kredi karşılığında Müttefiklere Reichsbank ve Reichsbahn (demiryolları) üzerinde söz hakkı tanınmıştı. Kısacası savaşın travmasını hala yaşamakta olan Alman halkına bilinçli olarak pompalanan “kalkınıyoruz, yeniden

Hjalmar Schacht yakın dostu Montagu Norman ile birlikte

zengin bir ülke olacağız, herkes Hjalmar Schacht yakın dostu Montagu Norman ile birlikte    bize saygı duyacak” havasının ardında, Alman Devleti’nin karar işlevsel mekanizmaları sistemli olarak ele geçirilip, Küresel Oligarşinin planları uyarınca ülke küresel sisteme direnmesi mümkün olamayacak şekilde içten kuşatılmaya başlanılmıştı.

Reichsbank başkanı olarak Hjalmar Schacht, hem 1924 Dawes Planı, hem de 1929 Young planının oluşturulması ve Almanya ayağının işlemesinde anahtar bir rolü olmuştur. Kendisinin İngiliz Merkez bankası (Bank of England) Başkanı Montagu Norman ile olan yakın arkadaşlık bağları, planın İngiltere ile yakın koordineli olarak yürütülmesinde ayrıca yararlı olmuştur..

Hjalmar Schacht’ın bir diğer dikkat çekici girişimi de Almanya’da sürdürülen “içten kuşatma” harekâtı çerçevesinde, merkez bankası konumunda olan Reichsbank’ın politik iktidardan daha bağımsız hale getirilmesi (özerklik) yönündeki girişimlere etkin katkısıdır. Aslında bu yöndeki girişimler Finans Kartelinin, “küresel finans sistemini” yapılandırma planları kapsamındaki adımlardır. Aynen ABD’de oluşturulan özel sermayeli FED gibi, Almanya’da Reichsbank da önce ülkeyi yöneten politik iktidardan bağımsızlaştırılacak sonra da Küresel Finans Sistemi tarafından çekip çevrilecektir.

Dawes planının yürürlükte olduğu sürece Almanya’ya krediler akmaya devam eder. Bu dört yıl içerisinde Amerika’dan 2,5 ve İngiltere’den 1,5 olmak üzere tam 4 milyar dolar kredi gelir. Bugünün parasıyla “bir trilyon dolar” civarında olduğu hesaplanan bu müthiş boyutlardaki paranın önemli bir kısmı Alman ağır sanayine ve silah endüstrisine akar. Bu şirketlerin büyük kısmı ya doğrudan Amerikan sermayeli, ya da Amerikan ve İngiliz ortaklı şirketlerdir. Bunlardan Rockefeller’in sahibi olduğu Standart Oil şirketi savaşa giden süreçte belirleyici bir rol oynamaya başlar. Alman petrol sanayi ve kömürden yakıt üretme tesisleri onların kontrolündedir. Alman kimya devi İG Farben ile Standart Oil’in kurdukları ortaklığın ilerde, savaşın küresel plana uygun olarak seyrinde belirleyici rolü olmuştur. Alman telefon ağının %40’ı ve Focke Wulf hisselerinin %30’u Amerikan ITT’nin elindedir. Radyo, AEG, Siemens, Osram, Amerikanın en stratejik Endüstri kuruluşu olan General Electric’in kontrolüne girer. Volkswagen hisselerinin %100’ü ise Amerikan otomobil devi Ford’un elinde olup, Opel ise Banker J. P. Morgan’ın kontrolünde olan General Motors’un yan kuruluşudur.[4]

Hitler iktidara gelmeden önce Almanya’nın ekonomik durumundaki düzenlemeler kısaca böyledir. Bir de biz sade vatandaşlara anlatılan masala bakarsak: Güya, I. Dünya savaşında yenilmiş ve yere serilmiş Almanya, çalışkanlığı ile 10 yıl gibi kısa bir sürede yeniden güçlü bir endüstriye sahip olmuş ve Dünya’ya kafa tutmaya hazırlanıyormuş. 70 küsur yıldır bizlere, 20. yüzyılın ilk yarısındaki iki korkunç savaş ve etrafında oynanan oyunlar böyle anlatıldı ve hala da bu çocuk masalı anlatılmaya devam ediliyor.

Bu masalın devamlı gündemde tutulmasının birkaç nedeni var. En önemli iki tanesini burada belirteyim. Birincisi, “nedir bütün bu yapılanmanın gerçek nedenleri ve İnsanlığa 80 milyonun üzerinde can kaybına ve tarifi imkânsız maddi manevi acılara mal olan korkunç planın tasarımcılarının amacı nedir” diye sormamız istenmiyor da ondan…

İkinci önemli neden ise Küresel Finans Oligarşi’si nihai hedefine henüz tam olarak varmış değil. Küresel operasyonlar halen devam ediyor ve daha zamana ihtiyaçları var. Bu yüzden bizlerin “neler oluyor, nereye doğru sürükleniyoruz” diye sormamamız, sanal bir “sonsuz zevkler dünyasında”  mutluluk şarkıları söyleyerek yaşamaya devam etmememiz gerekiyor da ondan.

Anlatmaya 1929’dan itibaren devam edelim ve bu soruya en sonda tüm anlattıklarımın ışığında toparlayıcı bir cevap vermeye çalışalım. Dawes Planı’nın devamı olarak 1929 yılında Young planı devreye girer. Bu plan da bazı düzeltmelerle birlikte Dawes planının devamıdır. Böylece Amerika’da bulunan bankerler kartelinin bankalarından Almanya’nın endüstri tesislerine krediler akmaya devam eder. Almanya için sözde bir “kalkınma masalı” halka mal edilmiş, umutsuzluk yenilmiş ve toplum yeni bir heyecan ile kendilerine empoze edilen Hitler’e bekledikleri büyük kurtarıcı gibi bakmaya başlamıştı.

Yukarıda özetlemiş olduğum ortamda 1930’lara gelindiğinde, Küresel Finans Oligarşi’si, bir diğer stratejik finans kuruluşunun hayata geçirilmesi için düğmeye basar. İsviçre’nin Basel şehrinde diğer Merkez Banka’larının katılımı ile “Bank for Internationale Settlements” adı altında bir “Küresel Merkez Bankası” kurulur.

Küresel Finans Oligarşi’nin amacının, tek merkezden yönetilen küresel bir finans sistemini hayata geçirmek olduğunu yukarıda belirtmiştim. FED’in kurulması ve I. Dünya Savaşı süresince ABD’nin yanı sıra Avrupa finans sistemlerinde de belirleyici bir konuma yerleşmesinin ardından ikinci ve daha büyük bir stratejik adım olarak kurulan, “Bank for International Settlements”, bir çatı altında topladığı merkez bankalarını, küresel finans planlamasının gereksinimlerine göre disipline etmeyi ve yönetmeyi amaçlamaktaydı. Kısaca BIS diye anılan ve konuyla yakından ilgili olanlar dışında pek kimsenin tanıyıp duymadığı bu banka göreceğimiz gibi küresel finans sistemi yapılanmasını tamamlayan önemli stratejik bir kuruluştu.

BIS’in bu olağanüstü görev tanımlanmasının gereği olarak, uluslar üstü ayrıcalıklar da tanınmıştır. BIS’in bütün çalışanlarıyla birlikte çok kapsamlı bir diplomatik dokunulmazlık statüsü bulunmaktadır.  Merkez bankalarının, merkez bankası olarak tanımlanan BIS’in hiçbir hükümete kendi finans aktiviteleri üzerine bilgi verme yükümlülüğü olmadığı gibi kazancını vergilendirmek gibi bir sorumluluğu da yoktur. Tam anlamıyla bağımsız olan, yani hiçbir ülkenin hükümranlık alanında olmayan BIS’in, kendisine ait bir sabit para birimi (SDS) ve hatta kendi polisi bile bulunmaktadır.

Küresel Finans Oligarşisi, elinde olan birinci küresel finans enstrümanı FED’den sonra, tüm ülkelerin özel sermaye tarafından kontrol edilen (özerkleştirilmiş!) merkez bankalarını, dolayısı ile ekonomilerini kontrol eden ikinci bir enstrüman olarak da BIS’i de sisteme dahil etmiş, böylece daha güçlü bir şekilde dünya ekonomisine yön verebilen bir konuma gelmişti. BIS’e günümüzde, aralarında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş.’nin da bulunduğu (katılım tarihi 1930) 60 ülkenin merkez bankaları üye olup, bu ülkelerin gayri safi yurt içi hâsılasının (Gross Domestic Product, GDP) toplamı dünyanın tüm ülkelerinin GDP’sinin %95’in oluşturmaktadır. [5]

Hitler’in iktidara getirilişi

1931’e gelindiğinde, Avrupa’nın merkezinde bir yandan I. Dünya Savaşı ile oluşturulmuş, her türlü manuplasyona açık kırılgan bir toplumsal yapısı ve tamamıyla Küresel Oligarşinin elit bankerlerinin yakın markajına alınmış bir ekonomisiyle çaresiz bir Almanya vardı. Artık sahnede Hitler figürü yerini alabilirdi. Hjalmar Schacht 1930 yılı sonbaharında Amerika’ya gelerek, Bankerler Kartelinin büyük başlarıyla Hitler’ adaylığını müzakere eder ve Bankerler Hitler’in aday gösterilmesini kararlaştırırlar. Almanya’da yerleşik bankerlerle ve endüstriyeller de bu görüştedirler. Hjalmar Schacht artık açıkça “bence bir kere de Hitleri denemeliyiz” demektedir ve 1932 sonunda 17 Banker ve büyük endüstri patronu, Başkan Hindenburg’a yolladığı mektupla başbakanlığın Hitler’e verilmesini talep ederler.

Ortam tam da istenen kıvama gelmiştir ve 30 Ocak 1933 tarihinde Başkan Hindenburg başbakanlık görevini Adolf Hitler’e verir. Bundan sonrasında Almanya’ya kredi akışının aynen devam ettiğini ve buna paralel olarak daha da yoğunlaşan bir silahlanma faaliyeti görmekteyiz.

Hitler iktidara gelince ilk uygulama olarak savaş tazminatlarını ödemeyeceğini ilan etti. Bu durum en başta Fransa ve İngiltere’nin Amerika’ya olan savaş borçlarını ödemesini imkânsız hale getirse de şaşırtıcı bir şekilde ne Amerika’dan ne de İngiltere’den kayda değer bir itiraz gelmedi.

Hitlerin iktidara gelmesinden yaklaşık 4 ay sonra Amerika’ya giden Hjalmar Schacht, orada Başkan Franklin Delano Roosevelt ve bir grup artık yakından tanıdığımız kartel temsilcisi bankerle görüşür ve yeniden 1 milyar Dolar (günümüzün parasıyla yaklaşık 250 milyar dolar) kredi almayı başarır. Aynı yıl İngiltere’ye de giden ve artık Hitlerin maliye bakanı olan H. Schacht oradan da 2 milyar dolar (yaklaşık 500 milyar Dolar) kredi ile geriye döner.Artık Almanya’da en başta ağır sanayi ve silah endüstrisi olmak üzere, fabrikalar tam kapasite çalışmakta ve fabrika bacalarından simsiyah dumanlar yükselmektedir.

          Maliye Bakanı Hjalmar Schacht, Adolf Hitler ile

Amerika’da yerleşik bankerlerin ve büyük endüstriyellerin Avrupa’da yaklaşmakta olan korkunç savaşa olan katkılarını genellikle bilinen bir gerçeklik olarak daha da çeşitlemeye gerek görmüyorum.

Rockefeller ve Standart Oil’in Alman şirketleri ile garip ortaklıkları 

Fakat bunlar arasında ABD’nin finans devlerinden olan Rockefeller ailesine ait olan zamanın en büyük petrol şirketi Standart Oil’i mutlaka ayrıca kaydetmek gerekir. Bu grup savaş boyunca her yolu deneyerek Nasyonal Sosyalist Almanya’ya petrol sevkıyatına doğrudan veya Arjantin gibi “tarafsız” ülkelerden dolaylı yollardan devam etmiştir. IG Farben ile Standart Oil 1927’de bir ortaklığa giderek “Standart IG Farben” adı altında birleşmişlerdi. Bu birleşme sonunda bu iki kimya devi birbirleri ile patent değiş tokuşu yapmışlar Standart Oil Alman’lara kömürden akaryakıt elde etme yöntemleri üzerine patentleri verirken karşılığında sentetik kauçuk üretme üzerine olan patentleri almışlardır. Konu sadece patent alışverişinde de kalmamış karşılıklı Maliye Bakanı Hjalmar Schacht, Adolf Hitler ile                 personel transferi de yapılmıştı. Bu ilişkiler, ayrıntılara girildiğinde başlı başına birçok kitap hacminde. Bu yüzden sadece bir iki konu başlığı vererek konuyu burada kapatıyorum.       .

  • Standart Oil ile Almanya’da bulunan Wacuum Oil Company aynı birlikteliğin içindedirler
  • Deutsche Petroleum AG, hisseleri Alman “Deutsche Bank” adlı bankaya aittir.
  • Mart 1935 tarihli bir memorandum’da Royal Dutch Shell ve Vacuum Oil Company ile birlikte petrol aramaları yapılacağı ve paylaşım şartları yer alır.
  • Royal Dutch Shell demek, İngiliz ve Hollanda kraliyet aileleri demektir.
  • Savaş sırasında bu ilişkileri sürdürmek ve korumak için ayrıca bir “özel gizli servis” dahi kurulmuştu.

Bu konu başlıkları dahi oldukça uzun bir liste olabilir. İşin içinde bir yanıyla da Bakü petrollerinin olduğunu ve bu konunun diğer birçok yakın takipçisinin arasında İsveçli meşhur Nobel ailesinin ve Rothschild’lerin de olduğunu belirtelim. (Kısmen gazeteci ve Tv yapımcısı Gaby Weber’den derlenmiştir)[6]

İnsanlık II. Dünya felaketine doğru hızla sürüklenirken, Küresel Oligarşi savaş sonrasını hazırlamaya başlamıştı bile

Alman halkının çalışkanlığını, yurt sevgisini ve sosyal disiplinini kendi karanlık planları yönünde kullanmayı, Almanya’da her türlü kurum ve kuruluş içerisinde etkili olacak şekilde devşirilmiş olan iş birlikçi kadrolar sayesinde başaran Küresel oligarşi, hedefine yaklaşmıştı. Öbür tarafta ise Almanya’da oluşmasına ön ayak olduğu “Nasyonal Sosyalist” yapıyı, dış dünyaya yeni bir küresel tehlike olarak tanıtmaya da başladı. Neredeyse tümüyle Küresel Finans Oligarşinin mutlak kontrolünde olan Anglo-Amerikan basınının aralıksız propaganda yayınlarıyla dünya kamuoyu, yeni ve daha “korkunç bir Alman ve Almanya” tehdidine karşı hassaslaştırıldı.

Almanya’daysa ortam Nasyonal Sosyalistler ve “ötekiler” olarak alabildiğine kızıştırıldı, adeta harlandı. Ötekiler kategorisi bu yeni sözde ideolojinin dışında kalanlar ve tüm azınlıklardı fakat özellikle de Yahudiler hedefteydi. Alman halkı gerçekten de nasıl bir tezgâha geldiğinin farkında değildi ve olamazdı da. Tüm dünyada yaygın bir şekilde ve etkili konumda var olan Yahudi diasporasının, Nasyonal Sosyalist düzendeki Almanya’da kitlesel bir Yahudi dışlanması hatta katliamı karşısında, çok duyarlı ve tepkili olacakları, büyük komplonun mimarlarınca iyi biliniyordu. Küresel Finans Oligarşisin savaş sonrası için planladığı büyük küresel dönüşümleri gerçekleştirme amacıyla küresel oyuna sürmeyi hesapladığı faktörlerin arasında, bu ağır felaketin Yahudi diasporasında yaratacağı travmayı etkili olarak kullanmak da vardı.

1938’lere gelindiğinde, metafizik bir inanç sisteminin başrolüne oturtulmuş olan Adolf Hitler ve onun etrafında bir araya getirilen aynı görüşe sahip kadro ile onları küresel plan kapsamında yönlendiren içten kuşatma kadrolarının kontrolündeki bir Almanya’dan bahsediyoruz. Ve bu olan bitenlerin arka planı üzerine hiçbir fikri olmayan Alman Halkı, kurulan korkunç tuzağa doğru uygun adımlarla yürümekteydi.

Ve en sonunda, 01 Eylül 1939’da Almanya komşusu Polonya’ya saldırarak II. Dünya Savaşı’nı başlatmış oldu. Küresel komplo tutmuş, “kurt kapanı” kapanmıştı. I. Dünya Savaşı, insanlığa her cepheden toplan 16 -17 milyon asker ve sivilin hayatına mal olmuştu. II. Dünya savaşı ise bu sayıyı neredeyse dört katı olan 55 milyona çıkarır. Hayatta kalanların çektikleri acıların bir bilânçosunu tutmaya ise imkân yok.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşanan bu iki korkunç savaşın insanlığa nasıl bir felakete mal olduğunu az çok kavrayınca, insan ister istemez bu iki savaşı hazırlayanlar ve onların gerçek hedefleri üzerinde daha çok düşünmeye başlıyor. Ulaşmayı amaçladıkları, küresel bir finans sistemi ile bu sisteme uygun ortam sağlayacak genel bir politik düzeni kalıcı olarak yerleştirebilmek için, 50 yıl gibi bir süreç içerisinde iki dünya savaşı tetiklenmişti. Böylesi bir vahşeti gerçekleştiren Küresel Finans elitinin, nasıl karanlık ve derin oyunlar içerisinde olduğunu bir miktar görebilmek yine de başlangıç için yol göstericidir. O zamanlarda yaşayan ve olan bitenlere yakın konumda olarak gözlemleyebilen kişilerden aydınlatıcı birkaç söylem:

Her şeyden önce Hitler’in iktidara doğru nasıl yükseldiğinin bilinmesi gerekir. İnsanların muhtemelen bilmedikleri, Hitler’in neredeyse tamamen, özel kişilerin elinde olan Amerikan Federal Reserve’den aktarılan paralarla finanse edildiğidir.

“I. Dünya Savaşından sonra Almanya enternasyonal bankacıların kucağına düşmüştü. Onu borçlandıran bankerler şimdi neyi var neyi yoksa ele geçirmişlerdi. Ülknin endüstrisini satın almışlar, topraklarını ipotek etmişler, üretimini kontrol altına alıp, tüm kamu hizmeti veren kuruluşlarını ele geçirmişlerdi.

Enternasyonal Alman bankerler bir yandan iktidardaki Alman yönetimini sübvanse ederken öte yandan Hitler’in sürdürdüğü alabildiğine savurgan seçim kampanyasının her bir dolarını da temin ediyorlardı[…]

Federal Reserve Board üzerinden 30 milyarın üzerinde Amerikan parası Almanya’ya pompalandı. Hepiniz bütün bu paraların Almanya’da harcandığını duydunuz.

O Modern binalar, o büyük plenetarium, yeni yapılan Liseler, yüzme havuzları, güzel şehirlerarası otoban’lar, o mükemmel fabrikaları, bütün bunlar bizim paralarımızla yapıldı. Bütün bunlar Almanya’ya Federal Reserve Board tarafından verildi. Federal Reserve Board Almanya’ya o kadar çok milyarlarca dolar verdi ki şimdi toplamı tam olarak ifade etmekten çekiniyorlar”. (ABD Kongre üyesi Louis T. McFadden. 12 yıl boyunca Bankacılık ve Currency komitesine başkanlık yapmıştır.) [7]

II. Dünya Savaşı’nın, Küresel Finans Oligarşisi tarafından tüm dünyayı kapsayan bir finans sistemi üzerinden kontrol ederek yönetebilmek için, nasıl hazırlanıp sahneye konduğunu aşağıdaki Valentin Katasonov’un sözleri ne de güzel ifade ediyor:

“Savaş’ın zincirlerinden boşandırılması, tesadüfen Almanya’nın başında olan bir çılgının marifeti değildir. II. Dünya Savaşı, küresel Oligarşisi’nin ya da Anglo-Amerikan “para babalarının” bir projesiydi. Onlar, I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Federal Reserve System (FED) ve Bank of England gibi enstrümanlarla bir sonraki küresel boyutlardaki Dünya Savaşını hazırlamaya başladılar.”[8]

Amerikalı tarihçi Carroll Quigley bu konuda şöyle yazıyor:

“Finans Kapitalizm’in güç sahipleri, kapsamı çok geniş olan bir plana sahiptiler. Bu plan, özel kişilerin elinde bir küresel finans kontrol sistemi yaratarak, bununla dünyadaki her bir ülkenin politik sistemine ve dünya ekonomisinin tamamına hâkim olabilmelerini mümkün kılmaktı 

Bu sistem, dünyadaki merkez bankalarının sıkça gerçekleştirdikleri buluşma ve konferanslarda birlikte aldıkları gizli kararlarla, feodal bir tarzda (mutlakıyetçi bir şekilde) kontrol edilmekteydi.

Sistemin zirvesindeki yapı, İsviçre Basel’deki özel bir banka olan Bank for İnternational Sattlemens (BIS) idi ki onunda mülkiyeti ve kontrolü, kendileri de birer özel banka(*) olan dünyadaki diğer merkez bankalarına aitti.

Her bir merkez bankası da hazine borçlanma yeteneğini kontrol ederek, yabancı döviz kurlarını manuple ederek, ülkedeki ekonomik faaliyetlerin seviyesini etkileyerek ve ülkedeki işbirlikçi politikacıları, iş dünyasından tekrarlayan ödüllerle etki altına alarak, kendi hükümetleri üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmaktadır.[9]

(*- Özel banka demek, o bankanın hisse senetlerini elinde bulunduran şahıs ya da tüzel kişilerin kontrolünde olması demektir. Bu da son duruşmada Finans kartelini hâkimiyeti demektir… yazarın notu)

II. Dünya Savaş’ı bittiğinde Almanya, planlanan tuzağa düşmüş, ülke galip devletler tarafından işgal edilmişti. Koca ülke işgal komutanlığının kurduğu yönetim birimlerince adeta ters yüz edilerek, federatif bir görünüş verilen Almanya’da devlet kurgusu daha önce hazırlanmış olan bir model uyarıca kökten değiştirilmişti. Savaşın ve ortaya çıkan vahşetin şoku içerisindeki ülke halkı nazizm ideolojisinden arındırılacak denilerek bu tür bir ters yüz radikal bir şekilde gerçekleştirilmişti. Almanya’da Savaş sonrası yapılanmanın ayrıntılarına, bir sonraki yazı olan “İçten kuşatma bölüm III’de” değineceğim..

Bu büyük komplonun Almanya tarafının “İç mimarlarından Hjalmar Schacht 1939’da bakanlıkta ayrılır ve bu kez Hitlere muhalif gruplarla ilişkiler kurar. 1944 yılında başarısız kalan Hitler suikastının ardından tutuklanarak, enterne edilir. Savaş sonunda Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza mahkemelerinde yargılanırsa da bir süre sonra hiçbir ceza almadan salıverilir ve eski mesleği olan bankerliğe geri döner…

Bir ülkede, o ülke vatandaşlarından bazılarının, legal görev ve işlevlerinin ötesinde yabancı bir gücün çekim alanına girerek faaliyet göstermeleri ve bu yabancı gücün planları sonucu milyonlarca insanın can vermesi karşısında kayıtsız kalarak, kendilerini verilen göreve odaklanmaları, mutlaka üzerinde durulması ve iyi anlaşılması gereken bir olgudur. Ve bu olguya ben kısaca, bir ülkenin “içten kuşatılması” diyorum. Bu çok çarpıcı Almanya örneği, tabi ki yukarda sözünü ettiğim kişilerle ve bu savaşların süreçleri ile de sınırlı değil. 20. yüzyılın ilk yarısında ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrasından günümüze kadar olan zaman diliminde Anglo-Amerikan operasyon merkezi tarafından sürdürülen bağımsız ülkeleri içten kuşatma girişimlerinin daha da karmaşıklaşarak yaygınlaştırılmakta görüyoruz.

II. Dünya Savaşı’nın başlaması ve bitimine kadar olan süreçte, Avrupa ve Pasifik cephelerinde herkesin bildiği savaş ayrıntılarına esas konumuza önemli bir katkısı olmayacağı için girmiyorum.

I. Dünya Savaşı Sonrasında Türkiye 

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları açısından bakıldığında genel görünüş Osmanlı İmparatorluğu için de geçerlidir. Yukarıda kısa olarak Almanya örneğinde tanımladığım gibi derin boyutlarda içten kuşatılmış durumdaki Osmanlı İmparatorluğu, topraklarını ve kendini savunamayarak, I. Dünya Savaşından ağır bir malubiyetle ayrıldı. Fakat bu mağlubiyet daha öncekilere hiç benzemiyordu. Sevr antlaşmasını imzalamak zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde neredeyse hiç toprağı kalmıyordu. Merkezdeki Anadolu toprakları bile İngiliz, Fransız, İtalyan ve hatta Yunanlıklara pay edilmiş, Doğu Anadolu’da da bağımsız Ermeni ve Kürt idari birimleri planlanmıştı. Osmanlı imparatorluğuna dayatılan Sevr antlaşması ile Anadolu’da birçok birbirinden kopuk etnik ve idari birimlerin kurulmak istenmesi, Küresel Oligarşi’nin Türklerin elinde hiç hükümranlık alanı bırakmama amacını açık etmekteydi. Ayrıca Sevr antlaşması Küresel Merkez’in, kendi yönlendirmekte olduğu batılı güçlere Anadolu topraklarını Batı Asya’ya serbest geçiş alanı ve yakın “operasyon üsleri” kurdurma planının en açık göstergelerinden birisidir.

Protestan Anglo-Amerikan operasyon merkezinin, savaşın hemen ardından Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmiş olduğu Sevr antlaşması kapsamında Anadolu toprakları “İtilaf devletlerince işgale başlanıldı. Anadolu’da genel olarak kontrol ve nizamı sağlayacak ucuz askeri güç olarak Yunanlıları da planlarına dâhil ederek kullanmayı amaçlayan Anglo-Amerikan operasyon merkezi, gerçek amaçlarının Türkleri Anadolu topraklarından tamamen uzaklaştırmak olduğunu açıkça ortaya koymuş oldular.

Anglo-Amerikan güç merkezinin kurmayları tam da “bu iş de bitti” derken, Türkiye cephesinde hiç hesaplanmamış gelişmeler görülmeye başlar. I. Dünya Savaşı’nın parlak generali Mustafa Kemal, yanındaki bir avuç arkadaşıyla Anadolu’ya geçerek bu küresel “eşkıyalığa” direnme kararlılığını ve cesaretini herkese ilan etmişti. Bir umut ve direniş kıvılcımı bekleyen Anadolu Halkı’da ayağa kalkarak kendiliğinden yanmaya başlayan çoban ateşleri gibi pek çok yerde işgalcilere karşı direniş ocaklarını ateşlemeye başlamıştı.

Anglo-Amerikan operasyon merkezi bu beklenmedik dikilişe karşı, her zamanki gibi içerde yerleşik kuşatma kadrolarını devreye soktular. Bir yandan Osmanlı bürokrasisinin içerinde yerleşik İngilizci kadrolar ve onlarla bağlantılı Osmanlı’nın kimi tuzu kuru sözde “aydınları” devreye girerken, öte yandan onlara Anadolu’da yaklaşık 70 yıldır akla gelebilecek her türlü melaneti örgütleyen Amerikalı Protestan misyonerlerin yetiştirmesi “yeni amerikancılar” da dâhil oldular.

Protestan misyonerlerden söz etmişken bunların, Anadolu topraklarında yüz yıla yakın bir zamandır sürdürdükleri yıkıcı faaliyetlerini daha bir yakından hatırlamakta fayda var. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğunda halkın büyük kısmı Türklerden oluştuğu gibi, nüfusun ezici çoğunluğu İslam dinine mensup idi. Yüz yıla yakın bir süredir ABD tarafından Osmanlı topraklarında planlı olarak ve inatla sürdürülen Protestan misyonerliği, Ermeniler hariç Müslümanları ve Anadolu’daki diğer kadim Hıristiyan toplulukları kitlesel olarak Protestanlığa devşirmeyi başaramamıştı. Buna karşılık özellikle Doğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt nüfusa odaklanan ABD’li misyonerler muazzam bir iş çıkartmışlardı. Yıllar içerisinde ABD’ye taşıdıkları on binlerce Ermeni’yi bir yandan Osmanlı Ordusuna karşı Rusların yanında bilfiil savaşa sürecek kadar kafaca şekillendirebilirken, bir diğer kısmını da ilerde kullanılması planlanan çeşitli görevlere göre sistemli bir eğitim sürecinden geçirerek geri yollamışlardı.

Protestan misyonerler ABD’ye taşıdıkları Ermenilerden çok daha fazlasını Anadolu topraklarında kurmuş oldukları misyoner okullarında (Amerikan kolejleri) eğitmekteydiler. Bu okullara öncelikli olarak alınan Ermeni, Kürt ve diğer azınlık çocuklarının yanı sıra, Türk ve Müslüman ahaliden seçtikleri az sayıdaki çocukları da çok sistematik bir şekilde, Amerikan hayranlığı (manevi yönünü Amerika’ya çevirme anlamında) ve Protestan dünya görüşü yönünde eğitim sürecinden geçirmişlerdi. Osmanlı topraklarında ki ABD’ konsolosluklarının personeli bu Protestan ve Türk karşıtı eğitimden geçmiş kişilerden oluşturuluyor, hatta Osmanlı Devletinin çeşitli kademelerine de tercüman ve iyi eğitilmiş eleman olarak sokulmaları sağlanıyordu.

Sonuçta geniş topraklara yayılmış olan yaşlı Osmanlı İmparatorluğu’nun Devleti, iç içe geçmiş halkalar halinde içten kuşatılıyor ve bu kuşatmayı gerçekleştiren kadrolar şaşılacak kadar mükemmel bir şekilde ve belli bir plan çerçevesinde ta, Amerika’dan kendilerine uzanan bir sistemle yönetilebiliyorlardı. Nasıl, Almanya’nın içten kuşatılmasına çok benziyor değil mi? Kimse şaşırmasın her iki ülkeyi içten kuşatma harekâtının ardında aynı ortak aklın (Küresel Oligarşi) yapılandırdığı Anglo-Amerikan güç merkezi varda ondan.

Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını kazandığı 1776’dan sonra henüz daha devletini yapılandırma aşamasındayken, 1784 yılında Akdeniz de Amerikan ticaret gemilerinin dolaşımını garanti altına almak için, kurucu konseyde yer alan Benjamin Franklin ile George

Washington’dan sonra sırasıyla başkanlık yapacak olan John Adams ve Thomas Jefferson’ı Akdeniz bölgesine yollanmıştı. Bu kişiler, Akdeniz bölgesinde sürdürdükleri temasları sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile de ilk teması sağlamışlar, başta ticari imtiyazlar olmak üzere bir seri stratejik konuyu gündeme getirmişlerdi.

18 yüzyılın sonunda daha yeni kurulmuş bir ülkenin yöneticileri için bu ne uzak görüşlülük diye hayret edenler olabilir diye hemen açıklayayım. Bu girişim ve ardından katlanarak devam eden Osmanlı İmparatorluğu’na sızma ve içten kuşatma

James Madison, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson  

                  John Adams George Washington  

girişimleri, Atlantik ötesinde daha kurulma aşamasında olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bir avuç denilebilecek yeni yönetim kadrosunun,durumdan yola çıkarak oluşturdukları özgün bir politik plan değildir. Bu stratejik planların gerçek yaratıcısı ve sahibi, Amerika Birleşik Devletleri’ni küresel bir yaptırım ve caydırıcı bir görev gücü olarak tasarlayıp gerçekleştiren, o zamanlar henüz İngiltere’de yerleşik, Küresel Finans Oligarşisi’nin ta kendisidir.Planların varlığı çok eskilere dayanır. Bu nedenledir ki Akdeniz’de deniz ticareti vs derken çok geçmeden ilk misyonerler Anadolu topraklarına girmiş ve başlangıçta Osmanlı Sultanına yolladıkları aracıların bin bir ricalarıyla ilk misyoner istasyonlarını kurmuş ve Ermenileri Protestanlığa devşirmeye başlamışlardı. 1820’lerde başlayan bu süreç çok kısa zamanda gelişmiş ve yaklaşık 100 sene sonra 1914’lere gelindiğinde muazzam boyutlara varmıştı. “1914‘lerde Protestan misyoner okulları ve kolejlerinin sayısı 426’yı bulmuştur… Bu okullarda kayıtlı 1700 kolej öğrencisi, 4000 lise öğrencisi, ilkokullarda ise yaklaşık 19 500 kişiden oluşan kız ve erkek öğrenci kayıtlıdır.” [10]

 

Osmanlı devletindeki içten kuşatmayı örgütleyen Protestan, Anglo-Amerikan birlikteliği, sadece Ermenilerden devşirdikleri kadrolarla yetinmişlerdir demek tabii ki eksik ve hatta yanlış olur. Özellikle Küresel Finans Oligarşisi’nin 19 yüzyıl başlarında yerleşik olduğu İngiliz İmparatorluğu’nun, ABD’ye paralel olarak kendine faaliyet alanı olarak Osmanlı’nın Arap topraklarında ve Anadolu’da varlığını sürdüren İslami tarikatlarla “organik” ilişkiler kurmayı hedef edindiğini ve başardığını da unutmamak lazım. Birici Dünya Savaşı öncesinin son 50 yılında Hicaz eyaletinden başlayarak Anadolu’ya kadar olan geniş bölgede aşiret ve tarikatlara akan muazzam boyutlardaki “İngiliz altınları” efsane halinde hala anlatılır.

Bunlara ilave olarak Sultan Abdülmecit zamanından başlayarak uygulanan “batıya açılma” politikaları, fırsat kollayan Anglo-Amerikan görev birimlerinin ülke içerisindeki girişimlerine daha da kolaylaştırıcı ortam yaratmış, yaşlı, hantal ve borç batağına çekilmiş İmparatorluk, “batıya” açıldıkça da saçılmıştı. 19. yüzyıl boyunca giderek çığırından çıkan bu aymazlık ortamında, sadrazamları tabi oldukları dış ülkelerle birlikte anmak bile olağan bir tarz olmuştu. Örnek olarak: Abdülmecit’in İngilizci Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa ya da Abdülaziz’in Rus yanlısı sadrazamı Mahmut Nedim Paşa, nam-ı diğer Nedimof gibi sadrazamları sayabiliriz.

Kısacası bu süreçte üst seviye Osmanlı Devlet bürokrasisinden bazı kişiler de, batının örgütlediği “iç kuşatma” çemberlerinin kapsamına değişik yöntem ve tarzlarda dâhil edilmişti. Bu durumda Osmanlı İmparatorluğu’nu İngiliz, Fransız ve Rus müdahaleleri olmaksızın doğru dürüst yönetmenin neredeyse imkânsız hale gelmiş olduğu bir gerçeklik olarak bilinmekte. Dünya Savaşını başlangıcı olan 1914 yılına gelindiğinde İmparatorluğun yönetiminde ağırlık kazanmış olan İttihat ve Terakki üst yönetici kadrolarının Almanya İmparatorluğu ile kurdukları yakın işbirliği ilişkilerini ve diğer bazı yan ilişkileri de bu duruma kattığımızda Ülkede durum tamamen kontrolden çıkmıştı denilebilir.

 

Osmanlı’dan geri kalan sosyal, ekonomik ve politik çöküş ortamında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı “Anadolu isyanına” karşı ilk girişimler, bir yandan Mustafa Kemal’i direnişten vazgeçirmeyi denemek, olmuyorsa da tam bağımsızlık hedefinin, sözde gerçekçi ve mantıklı bir yol olmadığını göstermeye çalışmak şeklinde ortaya çıktı. Mustafa Kemali, Amerikan Mandacılığını (yönetimini) kabul etmeye ikna etme gayretleri en yakınındaki kişiler üzerinden sürdürülüyordu.    Mustafa Kemal Sivas kongresi’nde arkadaşlarıyla İngiltere ile “derin” bağlantılı bazı tarikat mensupları ve sözde Müslüman bazı din adamları da bu rezil kimliksizler güruhuna katılmışlardı. Hep birden etkili bir direnişi önlemek, olmuyorsa geciktirmek ve etkisizleştirme için el ele çalışıyorlardı.

Mustafa Kemal Sivas kongresi’nde arkadaşlarıyla

Türk halkı, liderliğini benimsediği Mustafa Kemal ile birlikte oyunu bozdu. Bir avuç kararlı ve becerikli insan bitmiş, tükenmiş denilen Anadolu halkının son kalan enerjisini harekete geçirerek, Küresel Oligarşi’nin yolladığı eli silahlı güruhunu, pılı pırtısını toplayıp çekip gitmek zorunda bıraktı. Olmadı, yapamadılar, başaramadılar ve işgalciler planları bozulmuş, hevesleri kursaklarında, kızgın ve kinlenmiş olarak çekip gitmek zorunda kaldılar. Böylelikle yeni ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti güçlü, örgütlü ve inatçı karşıtlarına rağmen, 1923 yılında Anadolu topraklarında varlığını ilan etmiş oldu. Fakat Küresel Oligarşinin operasyon birimlerinin bu gidişi maalesef kalıcı olmadı ve Anglo-Amerikan köstebekleri kısa sürede, sürünerek de olsa yeniden geri gelmeye başlayacaklardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, Küresel Oligarşi tarafından planlanmış olan Anadolu topraklarında, kayda değer politik bir güç değeri olmayan, küçük cepçikler halindeki idari birimler gerçekleşememiş, Asya’nın yumuşak karnına geçiş kapısı olarak düşünülen Anadolu toprakları yeniden Türk’lerin idari ve politik kontrolüne girmişti. Anadolu’daki bu yeni yapının, Küresel Genel Tasarıma alabildiğine ters olduğu ve Anglo-

Amerikan güç merkezinin Batı Asya’ya yönelik girişimlerinde zamanla artan ciddi sıkıntılar yaratacağı görülüyordu. Türklerin Anadolu topraklarındaki bu yeni politik yapılanmasının kabullenilmeyerek, restorasyonu için çeşitli müdahaleler içeren bir sürecin derhal başlatılacağı kısa zamanda görülecekti.

Küresel Oligarşisi’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü, adeta ebediyen hedef tahtasının tam ortasına oturtmasının, onlar açısından mantıklı sebepleri vardır. En başta yukarda anlattığım gibi 1920 ile 1938 arasında şekillendirilip Almanya üzerinden dünyaya tanıtılan, özel tasarımlanmış bir ırkçılık olgusu vardır. Bu Irkçılık, o zamanlar Avrupa’da yaygın olan, esoterik ve ökültik görüşlerle harmanlanmış, kaba fakat özünde batılı beyaz ırkın üstünlüğü üzerine yapılandırılmıştı. Kısaca   “kafatasçı bir ırkçılık” olarak da tanımlanan bu tarz ırkçılık, Küresel Oligarşi’nin temel planlarına hizmet edeceği düşünülerek tasarımlanmış ve onun üzerinden diğer plan aşamalarını gerçekleştirmeyi düşündükleri derin planlı bir ırkçılıktı.

Aynı zaman diliminde Avrupa’da oluşturulan bu kaba ırkçılığın tersine, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Anadolu halkına yeni bir aidiyet duygusu verecek olan, birleştirici ve çağdaş bir milliyetçilik tanımlamasını sosyal politikalarına yerleştirmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200 yılı boyunca aralıksız alay edilen, aşağılanan “ezik” Türklere, yeniden milli bir duruş, yaygın bir güven duygusu vermek, Anglo-Amerikan güç merkezinin Türkiye’ye yönelik tasarımladığı bölgesel senaryoya alabildiğine ters ve sosyo-psikolojik açıdan alabildiğine olumsuzdu. II: Dünya Savaşı’na doğru gelişen yirmi yıllık sürecin Türkiye ayağında, Anadolu Halkının beklenmedik bir şekilde yeni bir umut ve elan ile diz çöktürüldüğü yerden ayağa kalkarak, geniş bir katılım ile oluşturduğu milli birliktelik, Anglo-Amerikan operasyon merkezi açısından tam bir hayal kırıklığı olmuştu.

II. Büyük Dünya savaşına hazırlanmakta olan, Avrupa’daki ve Pasifik Okyanusundaki stratejik plan hedeflerine ulaşabilmek amacıyla tasarımladığı bu olağanüstü kitlesel kırım için bütün ekonomik ve insansal gücünü hareketlendirmek zorunda olan Küresel Oligarşi, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden ve doğrudan saldırmayı ertelemek zorunda kaldı. Onun yerine içten kuşatma kadrolarını tekrar ve yeni bir program dâhilinde düzenlemeye başladılar. Başta Amerikan mandacıları olmak üzere, İngilizcilerinin kılıç artıkları ile tarikat şeyhlerinden bazılarını yeniden ve bu programlar çerçevesinde toparladılar. Önce genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Vizyoner ve muzaffer lideri Mustafa Kemal Atatürk hedefin ortasına oturtuldu. Birçok suikast düzenlendi. En önemlisi 1926 İzmir suikastı’dır. Bu suikastın değişik boyutları ile incelenmesi, içten kuşatma kadrolarının dış bağlantıları üzerine çok önemli ipuçları verir. [11]

Kısacası Küresel Oligarşi açısından bunca emek ve bunca yatırım ile gerçekleştirilmiş olan “Anadolu’yu küresel plana göre Türklerden arındırarak yeniden şekillendirme” mücadelesinin, Mustafa Kemal ve arkadaşları yüzünden boşa gitmesi kabul edilemezdi. Mustafa Kemal’den ve onun maddi ve manevi varlığından ivedilikle kurtulmak gerekmekteydi.

Günümüz Türkiye’sinde giderek yoğunlaşan “Mustafa Kemal Düşmanlığı”, yukarıda kısaca açıkladığım olguların yanı sıra, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen, Türkiye açından “devrim” niteliğindeki olağanüstü stratejik gelişimlerden dolayı, 1923 ten bu yana devamlı yenilenen ve yaygınlaştırılan rövanşist (intikamcı) bir girişimdir. Bu rövanşizmin tasarımcısı ve beyni Küresel Oligarşi’dir, uygulamada görünen organize edici ve yönlendirici merkez ise Anglo-Amerikan güç merkezidir. Ülkemin birçok “aydın” insanı ise üzücü bir şekilde sadece kendisine gösterileni görüyor. Kimi kafası fesli ya da sarıklı meczuplar ile boynuna yumruk gibi bir kravat takınca “batılı” kılığına bürünebildiğini sanan “siyaset” piyonlarının, Atatürk karşıtı saçmalamalarına kızıp, kinlenerek, Anglo-Amerikan operasyon merkezinin cepheye sürdüğü o “garabet tayfasını” gerçek aktörler sanıyor.

Böylesi inanması zor hedef şaşırtmasını kotaranların baş mimarlarının birisi de maalesef medyadır. 1923’lerden başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılanmaya başlayan “yeni” basın sektörü içerisinde, bir kısmı dışarıda eğitim görmüş ve yabancı dil bilen kişilerin oluşturduğu batıcı bir grup zamanla ve planlı bir şekilde sesini duyurmaya başladı. Ülkede her alanda acilen ihtiyaç duyulan çağdaşlaşma çıkışlarının, sistemli bir şekilde saptırılarak yavaş yavaş “batılılaşma” kavramı içerisinde eritilmesinin “medya ayağındaki” mimarları çoğunlukla bu kesimden gelir.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yeni kurdukları Türkiye Cumhuriyetini, mali bağımsızlığını kazanmış, dolayısı ile kendi ayakları üzerinde durabilen, doğru tasarımlanmış gelişme planları olan ve her şeyden önce de bütün bu tasarıları, eğitimli çağdaş bir topluma dayandırma planları, tümüyle Küresel Oligarşinin bölge ile ilgili kendine has planlarına temelden terstir. Hele Anglo-Amerikan güç merkezinin geniş bir küresel alanda uyguladığı tutsaklık zulmüne karşı Anadolu’dan yükselen “isyan narasının”, Hindistan (Pakistan ile birlikte) ve Malezya, Endonezya, Mısır gibi ülkelerde duyularak onları da etkileme ihtimali tam bir kâbus olmuştu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün bu çabalarına, Anglo-Amerikan operasyon merkezi’nin cevabı, bir yandan Mustafa Kemal Atatürk’e suikast girişimleri, bir yandan etnik ayrımcılık amaçlı isyanlar ve tarikat kalkışmaları ile genç Cumhuriyeti bunaltmaya çalışmak oldu. Öte yandan da yeni yapılanmakta olan devlet kadrolarının arasına özenle köstebekler yerleştiriliyordu. Genç Cumhuriyet’in acilen derlenip toparlanmaya ve bunun için de devletini yapılandırmaya ihtiyacı vardı. Özellikle iyi yetişmiş eğitimli insanlara, ekmekten daha çok ihtiyaç duyulmaktaydı. Anglo-Amerikan merkez, devşirmiş olduğu elemanları bu acil ihtiyaçtan faydalanarak bürokrasiye sızdırmaya başladı. İyi yetiştirilmiş olan bu iki şapkalı içten kuşatma kadroları kısa zamanda yükselerek (ve yükseltilerek) devletin önemli noktalarına yerleştiler.

1923 ile 1933 yılları arası, Mustafa Kemal Atatürk ve onun ardındaki Türk halkının müthiş bir başarı ve toparlanma öyküsüdür. Bu gün Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933’ Cumhuriyet bayramındaki onuncu yıl nutkunu dinlerseniz onun sesinde bu müthiş başarının heyecanının nasıl da titreştiğini hissedersiniz. Fakat ondan sonra bu hız yavaşlar ve Devlet bürokrasisi Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş olduğu plan hedeflerine ulaşamamaya başlar. Hatta bazı bakanlıklarda işler belli belirsiz bir şekilde savsaklanmaya başlamıştır. İçteki kuşatma kadroları, motora konmuş kum taneleri gibi yeni devletin etkili işleyişini frenleyici olarak etkili olmaya başlamışlardı. Özellikle de endüstrileşme girişimlerinde zaten çok kıt olan finans kaynaklarının kullanımı yavaşlatılıyor ya da yeterince etkili olarak kullanılması önleniyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının özellikle son yıllarında bu konudaki sıkıntıların yoğunlaştığı ve giderek zamanın Başbakanı ve CHP’nin başkanı konumundaki İsmet İnönü ile bir gerilimin oluştuğu artık herkes tarafından bilinmekte.

Tam da II. Dünya Savaşı başladığı zaman, Anglo-Amerikan güç merkezinin ivedilikle kurtulmak istediği bu olağan üstü devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün zamansız ölümü, Genç Türkiye Cumhuriyeti açısından en büyük şanssızlık olmuştur. Bir anda genç Türkiye’nin inanmış, kararlı fakat tecrübesiz devrimci kadroları başsız kalmış, karşı devrimci de diyebileceğimiz içten kuşatmayı yapılandıran kadrolar ise artan bir cesaretle işlevlerinde hızlanmışlardı.

II. Dünya Savaşı bittiğinde, ülkemizin tam bağımsızlıkçı rotasının Küresel Oligarşinin planları uyarınca, Anglo-Amerikan merkezine bağımlılık yönüne çevrilmeye başlanıldığı görülür. Bu rota değişikliğinin mimarları ise, ülkemize yerleştirilmiş işte bu içten kuşatma kadroları arasından gelir. Gelecek bölümde, bu kadroların güçlendikçe daha geniş kapsamlı olarak devlet içerisinde yapılandıklarını, bu sayede Türkiye’nin gerçek kalkınma hamlelerini yavaşlatarak, küresel planlarda öngörülen ekonomik adımları atmaya zorlandıklarını göreceğiz.

Pasifik Okyanusundaki Stratejik hedef: Japonya

II. Dünya Savaşı öncesinde Küresel Oligarşi’nin en öncelikli hedefinin, bu “Savaş” ile birlikte Almanya’nın mutlak bir şekilde ezilerek birliğinin dağıtılıp, Savaş sonrasında Anglo-Amerikan operasyon merkezi tarafından yönetilen bir süreç içerisinde yeniden şekillendirilmesi olduğunu yukarıda açıkladım. Böylelikle Anglo-Amerikan güç merkezinin Avrupa’daki politik ve ekonomik yönlendirici etkinliği mutlaklaşmış olacaktı.

Küresel Oligarşi’nin bu Savaş ile ulaşmak istediği bir diğer stratejik hedefi ise, Asya’yı doğudan da kuşatabilmek için Pasifik Okyanusu’nda önemli bir güç faktörü olan Japonya’nın da etkinliğinin önce kırılması ve mümkün olursa aynen Almanya gibi parçalanıp,  küresel planlara tam uyacak ve hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırılması da vardı. Birinci Dünya Savaşı ile Avrupa’da yok edilen imparatorlukların, Pasifik’te kalan sonuncusu olan Japonya’nın da yok edilebilmesi, Pasifik Okyanusu’nu çevreleyen tüm ülkelerin ABD’nin, dolayısı ile Küresel Finans Oligarşisi’nin tam olarak politik ve ekonomik kontrolüne girmesi demekti.

Başına gelecekleri sezen Japonya, son ana kadar savaşın dışında kalabilmek için adeta çırpınmış, Almanya ile yakınlaşarak ABD’yi uzak tutmaya çalışmıştı. Pearl Harbour baskını, her taraftan sıkıştırılmış bir kaplanın son çare olarak avcın üzerine atlamasına benzer.

            

Hiroşima, Atom bombası’nın patlama anı                       Hiroşima’nın bombanın patlamasından sonraki hali

ABD’nin Japonya ile savaşının zaten bilinen ayrıntılarına burada girmeyeceğim. Bununla beraber belirtmeliyim ki Küresel Oligarşi’nin stratejik planlarını gerçekleştirmek için uygulayabileceği vahşeti ne öngörmeye, ne de tam olarak tanımlamaya bizim gibi sade insanların düşünsel kapasitesi yeterli değildir. Japonya’nın mutlaka savaşın içerisine çekilerek ezilmesi, Küresel Merkezin savaş sonrasında gerçekleştirmeyi planladığı uygulamalar açısından kaçınılmazdı.

Bu yeni küresel planların uygulanabilmesi için tüm dünya ülkelerinde Anglo-Amerikan güç merkezine karşı, korkuyla karışık bir hayranlığın hâkim olduğu genel bir atmosferin yayılması önemliydi. Böylelikle tüm insanlık Anglo-Amerikan güç merkezinin tartışılmaz askeri gücünün yanı sıra teknolojik üstünlüğünü de kabul edecek ve hayran olacaktı. Askeri açıdan hiçbir gereği kalmamışken teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya Atom bombası ile saldırmak, sırf bu üstünlüğün tüm dünyaya açık bir gösterisini yapmak adına gerçekleştirilmişti. 1945 yılının Ağustos ayında 3 gün ara ile iki Japon şehrine atom bombası atılması ile bir anda 250 000’e yakın insanın öldürülmesi ve yüz binlerin de birkaç gün içerisinde türlü acılarla perişan olarak ölmeleri, sırf bu “tartışmasız küresel otorite” olma talebini tüm dünyaya ilan etmek amacıyla gerçekleştirilmişti. Anglo-Amerikan operasyon merkezi açısından bu kadar insanın ölmesi “taktik zayiat” kapsamında ele alınmıştır. Yani böylesi korkunç sonuçları olan ve askeri açıdan gereksiz atom bombası saldırısının sonuçları, askeri dille, “ulaşılması düşünülen başarı karşısında küçümsenebilir kayıp” olarak ifade edilmiş olmaktaydı.

Anglo-Amerikan operasyon merkezi benzer bir saldırıyı, aynı sosyo-politik nedenlerle 1945 yılının 13–15 Şubat tarihlerinde Almanya’nın Dresden şehrine de yapmıştı. Artık teslim olma aşamasındaki Almanya’nın doğusundaki bu şehrin 1,2 milyon nüfusuna, doğudan Sovyet ordularının önünden kaçarak gelen 500 000 mülteci de sıkışarak ilave olmuştu. Askeri açıdan hiçbir gereksinim olmadan, İngiliz ve Kanada hava kuvvetleri 2 gün boyunca ardı ardına yaptıkları yoğun hava saldırıları ile Dresden şehrini yakıp yıktılar. Askeri açıdan ise 200 000 kişinin üzerinde can kaybı yine başka bir “taktik zayiat” idi..

Bu bölümü bitirirken:

Küresel Oligarşinin arka planda tutulan ve genel olarak az bilinen küresel hedefleri üzerine,  muazzam hacimli bir konuyu burada birkaç sayfaya sığdırmaya çalışarak açmamı, konudan haberdar olan okurlarım bağışlasınlar. Ama bir şekilde düşünen ve gelecek ile ilgili endişeleri olan insanlarımıza artık bazı ön bilgileri ulaştırmak ve samimi çabalarına katkıda bulunmak gerektiğini düşünmekteyim.

Küresel Oligarşi bir ülkede hâkim politik sistemin kontrolünü elinde tutabiliyorsa, o ülkede tüm gelişmeleri ve değişimi de istediği gibi yönlendirebiliyor demektir. O ülkenin halkı da her seçimde iktidardakileri alaşağı etmeye çalışırken, önlerin konan alternatif’in de aynı Küresel Güç tarafından oluşturulup yönlendirildiğini bilemiyorlar. Ha iktidar düşmüş, ha yerinde kalmış, Küresel Güç açısından değişen bir şey yok. Önemli olan o ülkenin düşünebilen ve sorgulayabilen insanlarının ümitsizce bir kör dövüşü içerisinde tüm enerjilerini tükettirerek, “arka planda göremediğim bir şeyler mi var acaba” diye sormasını engellemektir.

Küresel Oligarşinin oluşturduğu bu sistemin en önemli öğeleri, o ülkede devletin sinir merkezlerine yerleşerek, yönetim mekanizmasının küresel planlar doğrultusunda çalışmasını sağlayan içten kuşatma kadrolarıdır. Bu kadroların oraya nasıl yerleştirildiğini, nasıl çalıştıklarını anlarsak, ülkemizde gerçekleştirilen ve bizleri her defasında hayrete ve hiddete sürükleyen olumsuz gelişmelerin arka plandaki uygulayıcıları ile bunların bizleri hangi yöne doğru çekiştirdiklerini görmeye başlarız.

Bu yazımı takip edecek olan “İçten Kuşatılmışlık Bölüm III’te”, II. Dünya Savaşı sonrası, yani 1946 yılından başlayarak 1990’a Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar olan zaman diliminde Küresel Oligarşi’nin karanlık planları gereğince tüm dünyada gerçekleştirilen operasyonları, yine Almaya ve Türkiye’ye yansımaları ile anlatacağım.

Erhan Ünal

19.Temmuz 2018

———————————————————————————————————————

Kaynaklar:

[1] – “Der Zweite Weltkrieg” yazarı: Winston S. Churchill, 3. Baskı 2004, sayfa 17. Fisher Taschenbuch

Verlag, Frankfurt am Main.

[2] – Max Warburg, https://www.wikiwand.com/de/Max_Warburg    Erişim:30.06.2018

[3] – Almanya’nın I. Dünya Savaşı sonunda ödemesi gereken toplam savaş tazminatının, yaklaşık 132

milyar altın Reichsmark olduğu çeşitli kaynaklarca yazılıyor. Bu paranın günümüzdeki

değeri 10 trilyon doların üzerinde.

[4] – Valentin Katasonov (kısmen), 10.05.2015 Kaynak: Strategic Culture Foundation (Russland)

http://www.voltairenet.org/article187534.html   Erişim: 06.07.2018,   23:55

[5] – BIS Web Sitesi: www.bis.org

[6] – Gaby Weber, serbest gazeteci, film yapımcısı ve Tv programcısı.

www.gabyweber.com/dwnld/artikel/eichmann/…/secret_pact_standart_oil.pdf

[7] – ABD Kongre üyesi Louis T. McFadden (D-PA),  www.xat.org/xat/worlbank.html

[8] – Valentin Katasonov, 10.05.2015 Kaynak: Strategic Culture Foundation (Russland)

http://www.voltairenet.org/article187534.html   Erişim: 06.07.2018,   23:55

[9] – Georgetown Üniversitesi’nde Prof. tarihçi Carroll Quigley 1975’te yazdığı kitabı “Tragedy and

Hope”

[10] – Ömer Lütfi Taşçıoğlu, www.misak.millidusunce.com/abdnin-osmanli-devletindeki-faaliyetleri/

[11] – Osman Selim Kocahanoğlu’nun “Atatürk’e Kurulan Pusu” İzmir Suikastı’nın İçyüzü adlı kitabını

önemle öneriyorum.

# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P

© Copyright ekvatorhaber.com 2015