erkinses reklam
erkinses reklam

Ekvator Haber

Bulgaristan’da Alevi – Bektaşi Ulu Erenleri ve Üç Büyük Ozan

Bulgaristan’da Alevi – Bektaşi Ulu Erenleri ve Üç Büyük Ozan
Ayhan Aydın
Ayhan Aydın( erenler@ayhanaydin.info )
3.233
13 Mayıs 2020 - 16:38

Bulgaristan’da Bazı Alevi – Bektaşi Ulu Erenleri ve  Onlarla Anılan Üç Büyük Ozan

Ayhan Aydın

Araştırmacı – Yazar

erenler@ayhanaydin.info

 

İnsan, insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can deyu söylerler idi
Bu can nedir şimdi bildim

Müminin kalbinde olan
Bulmadı taşrada kalan
Kendisinde buldu bulan
İman nedir şimdi bildim

Bir kılı kırk yardıkları
Birin köprü gerdikleri
Erenler gösterdikleri
Erkan nedir şimdi bildim

Ehli takvanın tuttuğu
Müminlere ok attığı
Münkirlerin şekkettiği
Güman nedir şimdi bildim

Sohbette sözünü bilmez
Sözünün yüzünü bilmez
Ne gafil, özünü bilmez
Hayvan nedir şimdi bildim

Özümü eyledim zelil
İnayet eyledi Celil
Dil içinde yanan delil
Buhran nedir şimdi bildim

Muhyiddin eder Hak nazır
Görene her yerde hazır
Nihan nedir, nedir zahir
İnsan nedir şimdi bildim (Muhyiddin Abdal)

Sevgili Dostlar; Balkan Yarımadası aslında çok geniş, çok kültürlü büyük bir coğrafyayı ifade eder. Bu büyük coğrafyanın bir bölümü Rumeli olarak da nitelendirilir. Yani zaman zaman bir birinin yerine kullanılsa da, Rumeli, Balkanlar’ın bir bölümü için de kullanılan bir tabirdir. Rumeli dediğimiz alan; aslında güney Balkan coğrafyasının ismidir. Batı Trakya (Yunanistan), Kuzey Trakya (Bulgaristan- Makedonya), Türkiye Trakyası olarak söylenebilecek yani İstanbul’dan, batıda Selanik, kuzeybatıda (Makedonya’dan Tuna boylarına) Sofya’ya, kuzeydoğuda da Varna’ya kadar bir alanı ihtiva eden, birbirleriyle daha yoğun ilişkiler ağı olan bir kültür ve inanç atlasının da adıdır.

Özellikle Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’daki doğal çizgi buradaki erenlerin de, ozanların da etkileşimini daha yoğun kılmaktadır. Osmanlı döneminde sınırlar olmadığı için onlar arasında daha bir büyük temas yoğunluğu vardı. Bugünkü Yunanistan’daki Seyyid Ali Sultan Dergâhı’nın sınırları, yani etki alanı bugünkü Yunanistan’daki alanlar değildi, elbette ki Güney Bulgaristan’daki ve daha kuzeye, geniş bir sahaya da uzanan bir kültür alanını da ifade ediyordu. Aynı şekilde diğer tekkeler arasında da bağlantılar zaten yoğundu.

Sevgili Dostlar; erenlere, ozanlara, dervişlere zaten sınırlar işlemez. Ama burada birçok erenin manevi yönün dışında, fiziki olarak gerçekten de bir tekkeden başka bir tekkeye somut olarak giderek, oralarda belli zamanlar kalarak, hem birer kültür ve inanç taşıyıcıları, yani köprü görevinde olduklarını, aynı zamanda gittikleri yerlerde belli bir zaman yaşamlarını sürdürdüklerini kesin olarak biliyoruz. Nihayetinde ruhsal arayışlarını gidermenin ötesinde yeni bir şeyler öğrenmek, yeni simalar, yeni yerler görmek gibi gezginliklerinin dışında bir tekkede karar kılıp ömrünün sonuna kadar tekkelerde kalan dedeler, babalar, dervişler de çoktur.  

Bu durum; ortak kolektif hafızanın (elbette aynı zamanda Alevi- Bektaşi ortak hafızasının)  da oluşmasını kolaylaştıran ana bir unsurdur. O yüzden (şimdi isimleri atlayınca onların muhipleri elbette onların isimlerin görmek istiyorlar) eksik de yazmış olsak, bu yörelerde en azından aynı çağda yaşamış eren ve ozanların kesinlikle birbirleriyle temasları, birbirlerine ilgileri vardır.

Bugünkü Yunanistan ve Bulgaristan sınırları içindeki; Seyyid Ali Sultan (/ -Kızıldeli Sultan), Ali Koç Baba (Dede), Şeyh Bedreddin, Otman Baba, Kademli Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Balım Sultan, Muhyittin Abdal, Yemini Sultan, Virani Abdal, Sadık Abdal gibi erenler, ozanlar, dervişler ve daha nice yol evlatları birbirleriyle kesinlikle temas halindeydi.  Bu büyük isimler; yüz yüze, kesin olarak birbirlerini görmemiş olsalar bile, mutlaka her birisi birbirini şu veya bu şekilde duymuş, tanımış, eserlerini okumuş, varlığını öğrenmişlerdi… Üstelik erenlerin velâyetnamelerini, ozanların şiirlerini, eserlerini ve yaşayan tanıkları ve yöredeki diğer tüm söylenceleri bir araya getirince bu çok rahat bir şekilde görülebilir.

Araştırmalarda ve yorumlarda olaylara bu gözle bakmak daha mantıklı sonuçlar doğurur kanısındayım.

Elbette tüm Bulgaristan’da, Balkanlar’da gerçekten de sayıları yüzlerle ifade edilecek şekilde eren, evliya, veli, baba, dede, derviş, olarak bilinen inanç önderleri yanında özellikle ocak ve tekke-dergâh çevresinde yaşamış onlarca önemli ozan da bulunmaktadır.

Benim de şahsen ziyaretlerimde sık sık duyduğum gibi bazı ozanlarımızın ismi ön plana çıkmaktadır. Bu arada yöre cemlerinde, muhabbetlerinde Pir Sultan Abdal ve Şah Hatayi’nin nefeslerinin çok okunduğunu da belirtmeliyim.

Yöreye birçok kere giden birisi olarak görüp, inceleyip, okuyarak elde ettiğim, derlediğim bazı bilgileri özetle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Genel geçer bilgilerle Bulgaristan’daki bazı önemli Alevi- Bektaşi erenlerini anmaya çalıştığım bu çalışmamda üç ozanımızı da eserleriyle zikrederek, onları da, yörede bu kültürü yaşatan canlarımızı da yâd etmiş olayım, dedim.

Muhabbet ehline aşkı niyazlarımla…

 

Otman Baba Ve Tekkesi

 

Odman Baba’nın dergâhını soranlar

Dergâhı cennettir Odman Baba’nın

Eşiğinde yaslanuban yatanlar

Dergâhı cennettir Odman Baba’nın

Meczup Abdal

 

Bulgaristan ve tüm Balkanlar’daki en önemli Alevi- Bektaşi simalardan birisi de hiç şüphesiz, yaklaşık yüz yıl ömür sürüp Haskova’da  (Hasköy)’de 1478 yılında Hakk’a nail olan,  Otman Baba’dır.

 

1378’de doğup 1478’de Hakk’a yürüdüğüne inanılan, asıl adı Hüsam Şah olan, Gani Baba da denilen, Oğuz diliyle konuşan, “Kutbül Aktap” yani zamanın kutbu, manevi önderi olan, çok önemli Alevi-Bektaşi erenlerinden Otman Baba’nın hayatını ve kerametlerini onun dervişlerinden Gö’çek (veya Küçük) Abdal’ın yazdığı Velâyetname’den öğrenmek mümkündür.

Büyük evliyaların hayatlarının, menkıbelere dayalı olarak, destansı bir şekilde anlatıldığı Velâyetnameler; adına yazılan eren, metinde ismi geçen yakın bölgede yaşamış diğer erenlerin hayat öykülerini, yaşam tarzlarını, inanç pratiklerini, dünyaya bakışları, o yörenin özellikleri başka türbeler hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Bu yazılı metinler; yöreyle ilgili bizler, ayrıca tarihçiler için de eşi bulunmaz yazılı kaynaklar, dönemin sosyal belki de siyasal olaylarını da bize ulaştıran temel eserlerdendir.

İşte Otman Baba Velâyetnamesi’neki tasvirlerden anladığımıza göre; ela gözlü, iri cüsseli, endamı encamıyla gönülleri, yürekleri titreten Otman Baba; gökteki bulutlara ve yıldırımlara hükmeden, Tanrı Zeus gibi dünyaya hâkim, Zaloğlu Rüstem gibi yiğit, bir o kadar da mert, çok açık sözlü bir erendir.

Otman Baba; Dini konularda büyük bilgi sahibi, yanındaki derviş ve yarenlerinin gözünde herkesin saygı göstermesi gereken ulu bir şeyh, eşi bulunmaz bir insandır. Onun nasıl davranacağını kestirmek güçtür. Dervişleriyle birlikte ta kuzey Bulgaristan’daki Varna’ya kadar gidip Türk illerinde dolaşan Otman Baba bir gezgin inanç önderidir. Kendisine verilen “Hakkullahları”, yani inançtan dolayı kendisine ve postnişini – inanç önderi ve yöneticisi- olduğu Dergâha bağışlanan başta koyun, kuzu gibi hayvanlar olmak üzere, her şeyi toparlayıp dervişleriyle mekânlarına getiren Otman Baba aslında Od-man Baba’dır, yani ateş gibi birisidir. Ama O hiçbir şekilde “muhannete eyvallah etmeyen” yani ağaların, beylerin lütfüne sığınmayan halkına yönelen bir önderdir. (Şevki Koca ve Prof. Dr. Filiz Kılıç (bir ekiple birlikte) Hakkı Saygı’nın (derleme) hazırlayıp yayınladıkları kitaplarda bu mevcuttur.)

Otman Baba yani; Cefakâr, fedakâr, kanaatkâr, adaletli bu ateş gibi adam gücü ve kuvvetiyle de dikkatleri üzerinde toplamıştır. Dervişleriyle yazları öküzüyle çift süren, “kâinatta yaprak kıpırdasa” bilen, ondan haberdar olan, hiç kimseden çekinmeyen, padişaha bile sözünü hiç esirgemeden söyleyen, kimseye minneti olmayan Otman Baba, büyük bir Kalenderi Abdal’dır. Onun ve tüm erenlerin dergâhı halka açıktır, burada açlar doyar, susuzlar kanar.

Ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık’ın da işaret ettiği gibi, Otman Baba’nın İstanbul’un fethi zamanlarında Fatih’le karşılaştığına inanılır. Hatta ve hatta Fatih’e bile meydan okumuştur, gör ki sen mi bu mülkün padişahısın yoksa ben mi bu mülkün sultanıyım, demiştir. Günlerden bir gün sefere çıkan Fatih’in önüne çıkmış fütursuzca ona seslenmiş, nereye gidiyorsun böyle?, demiş; O da sefere, deyince; o savaşta başarısız olacaksın ama ondan sonra başarılı olacaksın, Fatih olacaksın, demiştir. Nihayetinde cezalandırılması yanındaki ulema tarafından engellenmiş, fakat gerçekten bir seferde başarısız olduktan sonra İstanbul’un fethinde başarılı olunca Otman Baba’nın büyüklüğünü takdir etmiştir, büyük han Fatih Sultan Mehmet. (Doğu Batı, Halil İnalcık, Makaleler I, 2005, Sayfa: 139)

 

Otman Baba Tekkesi

Güney Bulgaristan’da, Haskova yakınlarında Tekke Köyü içindeki ve Otman Baba’nın ismiyle anılan hacimli, Otman Baba’ya çok büyük bir sevgi, saygı ve hürmetin ifadesi olarak mermerden yapılmış türbe (tekke), tüm Bulgaristan’daki en önemli Türk ve Alevi- Bektaşi ziyaretlerinden birisidir.

İlk kez 2000 tarihinde Araştırmacı Yazar, Rahmetlik çok değerli üstadım Ahmet Hezarfen ve Yazar, Yol önderi, Bektaşi Babası Hakkı Saygı’yla birlikte ziyaret ettiğimiz, eğimli bir arazideki türbe, yörede en çok ziyaret edilen mabetlerden birisidir.

Taş duvarla çevrili bir avluya sahip, bu taş duvarın türbeye bakan tarafında bir taş üzerinde Zülfikar kabartması olan türbe alanının hemen yanında eski ocak kalıntıları vardı. Türbeyi ilk girişte taş duvar gibi yakın zamanda yapıldığı anlaşılan bir sundurma aynı zamanda türbe yanında da yine birkaç mezar bulunuyordu.

Akyazılı Sultan ve Demir Baba türbelerinde de görüldüğü gibi Otman Baba Türbesi’nde de, ulu erenlerin yattığı ana türbe binasının girişinde bir bölüm daha var. Her iki bölüm de kubbeli bir yapıyken, Otman Baba türbesinin giriş kısmındaki yapının dört sütün üzerine yükseldiği görülmektedir.

Türbenin içi Hz. Ali ve On İki İmamların resimleri, plastik çiçek demetleri, türbe üstünü örten ve ziyaretçilerin getirip hayır için bıraktıkları havlu, başörtüsü ve diğer giysilerle doluydu.

Otman Baba’nın mezarının dört bir yanı şamdan ve mumlarla çevrilmişti.  Daha sonraki yıllarda yaptığımız gezilerde ise; mermerler üzerindeki şamdanların, mumların oradan kaldırıldığını, onlarca resmin de duvarlardan indirildiğini, kendilerince bir çeki düzen verildiğini gördüm. Ayrıca Otman Baba Türbesi yanındaki çok eskiye dayanmasa da, fırınların ve eski müştemilatın kaldırıldığını, türbenin sağ tarafına büyük bir şamdan konulduğunu gördüm.

Bazı kaynaklarda da duyduğum şekliyle yedi köşeli türbe şeklinin yanında, Otman Baba’nın da başına yedi terkli bir başlık giydiği sözleri vardı. Çok ilginç olan ise, türbede mezar taşının üzerinde yeşil renkle boyanmış bir kavuk üzerinde kırmızıya boyalı 7 dilimli yani terkli bir başlığın olması da bir başka husustur.

Sağlam bir şekilde günümüze gelmiş türbe kitabesini Rahmetlik Şevki Koca okumuş, kitabına almıştı.

Son zamanlarda türbenin hemen yakınına, merdivenli bir yoldan gidilen; modern, cemevi benzeri bir bina yapılmış, binanın en üst katına da cem salonu ilave edilerek, burada muhabbetlerin yapılması sağlanmıştır. Nihayetinde bir ziyaretimizde Cem Vakfı organizasyonuyla gelen konuklar burada bağlama eşliğinde muhabbet edip, semah döndüler. Ayrıca misafirhanesi de bulunan bu geniş yapı çok uzun yıllar sonrasında Bulgaristan’da yapımına müsaade edilen bir binadır.

 

Akyazılı Sultan ve Tekkesi

 

Niyaz eyledim ben gülbeng urana

Mürşid huzurunda darda durana

Oniki İmamın yolun sürene

Arzulayıp size geldim Erenler

 

Pîr Sultan sıdk ile açtı meydanı

Pest ettiler Akyazılı Sultanı

Nûş eylesin gelsin Âşık Mihmânî

Arzulayıp size geldim Erenler

 

Otman Baba’nın çağdaşı yani onunla aynı çağda yaşamış ve onunla kuvvetli bağlantısı olan Akyazılı Sultan’ın Dergâhı Bulgaristan’ın Kuzeydoğusunda, Karadeniz sahilindeki Varna şehrinde, Balçık (Batovo) yakınlarındaki Obrociste’deki (Obrochishte) köyündedir.

Alevi Bektaşi inanç sistemi içinde bu dünyanın manevi sahipleri vardır. Velayet makamı Hz. Ali’yle başlamış, kıyamete kadar bu dünyayı bu Velayetin temsilcisi olan nefsi, özü güzel müstakim – dosdoğru yoldan giden “gaybi bilen” “eren ve evliyalar görüp gözetecektir”. 356 olarak isimlendirilen bu erenler silsilesinin başında bir kutup vardır. Bu kutup bu dünyadan sonsuzluk âlemine göçünce, onun yerine alttaki ona en yakın pozisyondaki eren onun yerine geçer. Hep hep böyle olmuştur, devam da eder.

O dönemde tüm yöredeki, bölgedeki en önemli inanç ve manevi yönden rehberlik yapan “kutup” olan Otman Baba, 1478 yılında ölünce, onun yerine 1495 tarihinde postnişin olan Akyazılı Sultan yeni kutup olarak, Otman Baba’nın mirasını devam ettirmiştir.

Akyazılı Sultan da diğer erenler gibi dergâhları dolaşan, tüm yörede inancın canlı bir şekilde yaşaması için mücadele veren, bir yol önderi olarak biliniyor, anılıyor.

Birçok yazılı ve sözlü rivayette geçtiği şekliyle; Otman Baba gibi mücerret, yani hayat boyu evlenmemiş, kendisini tekke yaşamına adamış olan Akyazılı Sultan’ın kendisi gibi hiç evlenmemiş Hacı Dede isimli sürekli ona hizmet eden bir muhibi (dervişi) varmış. Akyazılı Sultan’a candan bağlı ve tümüyle onu mürşit olarak bilip hizmet eden Hacı Dede, Otman Baba’nın çok şiddetli baskılarına boyun eğerek, hiç istemese de, onu isteğine boyun büküp ileri yaşta olmasına rağmen evlenmiş. Bu kadar ısrarın bir nedeni vardır aslında. Öncesini manevi- batini âlemde gören Akyazılı Sultan son görevini yapması gerektiğini biliyormuş. İşte bu evlilikten de Akyazılı Sultan’ın Yol’la ilgili tüm emanetlerini teslim edebileceği Demir Baba dünyaya gelmiştir.

Akyazılı Sultan, Demir Baba’yı eğittikten sonra tüm emanetlerini ona teslim etmiş sonra da sonsuzluk âlemine göçmüştür.

 

Akyazılı Sultan Tekkesi

1652 tarihinde yöreden geçen ünlü gezgin Evliya Çelebi ünlü eseri Seyahatnamesi’nde Akyazılı Sultan Tekkesi’nin muazzam güzelliğinden ve canlı bir tekke olmasından bahsetmektedir. Hatta bir gün rahatsızlanan Evliya Çelebi, gece oradaki şifalı olduğuna inanılan atkestanelerini kaynatıp içmiş, türbenin yanında yatmış, sabah ise sağlıklı olarak ayağa kalkmış, Akyazılı Sultan’a ve erenleri şükretmiştir.

Sapasağlam ayakta kalan ve döneminin inanç, sosyal ve kültürel yapısı hakkında da önemli bilgiler veren türbesi ve Balkanlar’daki diğer Alevi – Bektaşi mabetleri için Prof. Dr. İrene Melikoff, “Balkanlar’da Anadolu’nun dışında bir yedi köşeli yapı sistemi var. Bu yedi imamlılığın bir işareti mi? Diye eserlerinde soruyordu.

Zaman içinde özellikle son iki yüz yılda Türklerin yöreden çekilmesiyle ilgisizlikten dolayı bakımsız kalmış, yöre Hıristiyanları da oraya daha çok ilgi gösterip, bir Hıristiyan aziz olan Atanosis’in kabri burasıdır, deyip oraya sahiplenmişlerdir.

Şimdilerde ise, uzun yıllar önce bir savaşta Ruslar tarafından yakılan-yıkılan dergâhın ana binasının duvarları ve çok uzaklardan da görülebilen ocağın, uzun bacası, muhteşem türbesi ve 1950’li yıllarda, yani sonradan yapılmış bir taştan şadırvan ayakta kalabilmiştir.

Buraya da ilk Bulgaristan gezimizde 2000 yılında çok değerli üstadım, rahmetlik Araştırmacı – Yazar Ahmet Hezarfen ve Bektaşi Babası, Yazar Hakkı Saygı’yla birlikte gelmiştik.

Geldiğimizde Akyazılı Sultan Türbesi’nin ilk giriş bölümünün üstündeki saç çatı dökülüyordu. Çevresi mermer de olsa kapısı şimdi demir bir kapı olan güvercinlerin yuva yaptığı türbe tavanı yıpranmış ve kirlenmiş olsa da, duvarlar süslemelerle bezeliydi. Ayrıca tavandan ince zincirler aşağı doğru uzanıyordu. Türbe içinde, duvar içine açılmış, belki belli şeylerin konulduğu bir boşluk vardı. Sonraki ziyaretlerde gittiğimizde ise bu boşluğun önüne ahşap bir kapı konulmuş, boşluğun içi de Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın resimlerinin konulduğu küçük bir sergi alanına dönüştürülmüştü.

Aynen Otman Baba Türbesi’nde olduğu gibi mezarın üstü yani sanduka denilen kabrin üstünde yine el örmesi, havlu, çorap vd. ziyaretçilerin koydukları şeyler vardı. Oldukça kalın türbe duvarlarının yanı sıra giriş kapısı içi içe açılan iki kapıdan meydana geliyordu. İlk ziyaretimizde yerlerde fazla bir şey yokken, daha sonradan birçok renkli kilimin ve örtünün türbe zemine konulduğunu fark ettim.

Bahçesinde yoldan görülecek şekilde, dört dilde basit bir levha üzerine yazılmış, Akyazılı ismi görülüyordu: “Le Monastere –Man- Ak Yazala Baba”.

Prof. Dr. Cemal Kafadar, Prof. Dr. Gülru Necipoğlu Kafadar ve Veysel Bayram’la yaptığımız bir ziyarette ise üzerinde bir yazı olmayan, bir mezar ayak taşını da görmüştük. Bu gezimizde Gülru Hocamız, şimdi duvarları ve bacası kalmış tekkenin mimari olarak duvarlarının ısıyı yayacak şekilde yapıldığını, ocağın ana konumuyla birlikte burasının sıradan bir bina olmadığını belirtmişti.

Dergâhın bulunduğu ve çatısının çoktan yıkıldığı görülen ama duvarları hala sağlam olan ana binanın mermer giriş kapısının büyüklüğü çok dikkat çekiciydi. O zaman ise içinde keçiler, hindiler otluyordu.

İlk ziyaretimiz olan 2000 tarihinden sonra ise değişen bir şeyler olmuştu elbette. Akyazılı Sultan Türbesi’nde kısmi bir onarım yapılmış, bir parça da bahçe de çevre düzenlemesine gidilmişti ama bizzat fotoğraflarla da belgelediğim gibi, her geçen gün çevredekilerin evlerinin genişletmeleriyle Tekke arazisi biraz daha yağmalanan Otman Baba’nın türbesi ilgi – alaka ve her daim ziyaretçilerini bekleyip durmaktadır.

Türklerin ve Alevi – Bektaşi toplumunun da ilgisizliği nedeniyle önceden yokken zamanla türbenin yenilenen demir kapısına haç konulmuş, onun büyük bir Hıristiyan aziz olduğu söylenmiş, içeriye yine Hz. İsa ve Meryem Ana ikonaları konulmuştu. (Razgrat Cem Derneği Başkanı Veysel Bayram’dan aldığım bilgiye göre Dergâhın ana binasının çatısı belediye tarafından yeniden yapılmış.)

Yine bir ziyaretimde yörede Kurt Baba gibi başka ziyaretlerin de olduğunu söyleyen, türbenin altındaki dükkâna gelen bir yaşlı Türk kadın, evladım burada eskiden büyük kazanlar vardı, eskiden gelip burada kurban keserlerdi, buraya kağnılarla gelirler, burada kalırlardı, burada bir de küçük bina vardı, o şimdi yıkıldı, demişti.

Tüm herkesin ziyaret edebileceği gibi şimdi yol kenarında bulunan Akyazılı Sultan Türbesi sahipsizlikler içinde.

 

Akyazılı’ydan Kalan Bir Ritüel

Dem muhabbeti (demli muhabbet); Alevi- Bektaşi kültüründe mevcut olan bir ritüeldir. Geleneksel ibadetin dışında, Alevi – Bektaşi toplumunda aslolan yolun kurallarını, kaidelerini, geçmiş tarihini, erenlerin yaşamlarını, toplumun yaşadığı sorunları, göçleri velhasıl her şeyi muhabbet meydanlarında anlatmaktır, öğrenmektir. Belli bir örgün eğitim olanağı olmayan çağlarda, devlet baskısının olduğu devirlerde, daha doğrusu hemen hiçbir alt yapının olmadığı yüzyıllar boyunca Alevi Bektaşi toplumu muhabbet kültürüyle dedelerden, babalardan, zakirlerden, pir, rehber, çelebi, mürşit denen bilgiye sahip ve bunu anlatabilen kişilerden eğitimini almıştır.

Bunun belli bir disiplinde olduğu yerler; elbette ocaklar, meydanevleri yani cemler, tekke- dergah, dede, baba, derviş çevresindeki sohbetlerdir. Ama bunun daha da somutlanmış şekli Bektaşi meydanında inanç-ibadet bölümü diyeceğimiz kısmın yanında nefeslerin söylendiği, işte Bektaşilik’le (Alevilik) ilgili konuşmaların yapıldığı, görüş alış – verişinde bulundukları “muhabbet meydanları”dır. Bu yüzyıllardır vardır ve bugün de var. Bunu yok saymak, saklamak, gizlemek, basitlikten başka bir şey değildir. “Demsiz derviş imansız softaya benzer” sözü sadece bir kinaye değildir. Hiç kimse ve hiçbir kurum Alevi – Bektaşi Yolu’ndan üstün değildir. Sözün kısası, Kırıkların Ceminde alınıp cem olunan “engür suyu”, Bektaşi muhabbet meydanında usulünce, sohbeti daha tatlı, verimli, güzel kılmak için “Akyazılı” adıyla alınır. Muhabbete katılan kâmil canlar; usulünce bade, yani rakı ile demlenirler. Bunu sohbete Akyazılı Sultan’ın dâhil ettiğine inanılar. Onun demi devranı yürüsün, derler. “Nûr ola, sırr ola, gittiği yerler gam ve gussa görmeye, Akyazılı Sultan gözcümüz-bekçimiz ola. Yarasın erenler”. Derler.

 

Demir Baba Ve Tekkesi

 

Bektaşi yolunun azametinden

Pir Balım eseri Demir Baba’dır,

Akyazılı Hakk’ın kerametinden

Beliren Hak eri Demir Baba’dır

 

Münkir’in kalbinden uzağa kaçan

Kanaralarından yıldırım saçan,

Dipsiz gölde engin deryalar açan

Gerçekler serveri Demir Baba’dır.

 

Sanında az gelir onun ne desen

Muhiplere aşkı sabaca esen,

Batım kılıcıyla ejderha kesen

Dervişler haberi Demir Baba’dır.

 

Hep akar deresi yadigarınca

Pir Hacı Bektaş’ın Akpınır’ınca,

Beşparmak suyunu o çıkarınca

Gösteren hüneri Demir Baba’dır.

 

Türbe kubbesinde olan nişanın

Tarzı ey Haydari Balım Sutanım,

Hacı Bektaş’ım söyler beyanım

Hakk’ın erenleri Demir Baba’dır. (Haydar Cemil Baba)

 

XVI. Yüzyılda yaşamış, aynen Otman Baba, Akyazılı Sultan gibi adına bir Velâyetname de bulunan Demir Baba, tüm Bulgaristan’da ve Balkanlar’da ismi en çok anılan erenlerden birisidir.

Rumeli’de o güne kadar yaşamış erenler dışında; tümüyle, bir başka yerden, coğrafyadan göçmeden, Bulgaristan’da doğup, yaşayan Demir Baba’nın mürşidi Akyazılı Sultan olmuştur.

Demir Baba, Akyazılı Sultan ve onun mürşidi Otman Baba’yı ve diğer bölgedeki erenleri manevi yönden de, kültürel- inançsal yönden de birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Otman Baba’da olduğu gibi öküzlerini çifte süren, yarenleriyle (muhipleriyle) geniş bölgelerde dolaşan, hiçbir şeyden korkmayan “tınmayan”, sürekli hareket halinde olan Demir Baba’nın Tekkesi tarihte hiçbir zaman boş kalmamış, sürekli ziyaretçileriyle tüm kuzey Bulgaristan’da canlı bir çekim merkezi olmuştur. Zaman içinde birçok eren, ozan orayı ziyaret etmiştir. Demir Baba Velayetnamesi’nin bir yerinde şu söylenmektedir: “Doymadum, Kişi neye doyarsa doyar, eyilik ile muhabbete doymaz” didi., demektedir. (Filiz Kılıç – Tuncay Bülbül, Demir Baba Velayatnamesi, (İnceleme – Tenkitli Metin), G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, 2011, Ankara)

Velayetnamesi’nden de öğrendiğimize göre bir çok yere bu arada bugünkü Yunanistan’daki Kızıldeli Tekkesi’ne de giden Demir Baba, sözünü sakınan, sessiz bir şekilde olayları izleyen bir önder değil, olaylara da müdahale edebilen, sözünü esirgemez bir eren portresi çizmektedir.

Pehlivan Hasan Baba olarak da anılan o dönemin “kutbu” Demir Baba, aynı zamanda yörede yiğitliğin de temsilcisi-sembolü olarak kabul edilmektedir. Hatta onun Bulgaristan’ın kurucularından birisi, yani büyük bir han olduğu iddia edilmiş, kemikleri yerinden alınmış, Sofya’da incelenmiş, bir müzeye konulmuş, uzun yıllar sonrasında ise tekrar yerine getirilmiştir.

Kendi ismiyle anılan ve yaşadığı dönem hakkında, o dönemdeki erenler hakkında çok önemli bilgiler veren Demir Baba Velâyetnamesi’nin birçok yerinde ise Demir Baba’nın ismi Timur Baba olarak da geçektedir.

Demir Baba aynı zamanda mazlum halkların öcünü alan yerel destan kahramanlarıyla bütünleştirilerek, bir halk önderi olarak da anılmaktadır. Diğer erenlerden ziyade Demir Baba yörede bir nevi Sarı Saltık benzeri bir halk önderi olarak kabul görmektedir. Buna göre Demir Baba aynı zamanda haksızlığa hiç tahammülü olmayan, kendi gücüne güvenen, yiğit bir savaşçıdır. O azla yetinse de, kesinlikle hiçbir haksızlığa boyun bükmez, yiğit ve çok usta bir güreşçi, mazlumun yanında bir halk öncüsüdür. Nihayetinde Demir Baba bu haliyle çok önemli bir halk edebiyatı motifi olarak da, Bulgaristan Türk Kültürü’nde benzersiz bir yere sahip bir karakterdir. Nihayetinde bir araştırma konusu olmak üzere aynı yörede halk hareketleri oldukça çok olmuştur. Aynı zamanda yakın zamanda yani yüz yıl önce geçmiş olsa da Civan Aliş Destanı’da yine bu yörede yazılmıştır.

 

Demir Baba Tekkesi Ve Bazı Gelenekler

Demir Baba’nın Türbesi; Razgrat yakınlarında Kemaller (İsperih) İlçesi, Mumcular (Sveştari) Köyü’ne yakın Dipsiz Göl denilen yerdedir. Yaklaşık iki yüz merdivenle inilen, bir büyük kayanın üzerinde yükselen Demir Baba Türbesi, tüm Balkanlar’daki en eşsiz Türk eserlerinden birisidir.

Demir Baba Türbesi’nin bulunduğu yer gerçekten de arkeolojik olarak da ilk çağdan beri bilinen bir yerdir. Bu geniş coğrafya bir gölün kuruması veya buradaki suların çekilmesiyle, geçirimli kayaç yapısıyla mağara oluşumuna da, insanoğlunun yerleşimine açık, elverişli bir yerdir. Türbenin çok yakınındaki bir arazide, Kubrat Belediyesinin UNESCO ile işbirliği içinde sürdürdüğü çalışmalar sonucunda, Trakyalara ilişkin çok önemli anıt – mezar ve yerleşimlerin de olduğu tespit edilen Demir Baba Tekkesi’nin bulunduğu alanın, aynı zamanda, inançlarının farklı olmasından dolayı büyük çileler çeken, binlercesi yakılarak yok edilen Bogomillerin de yaşadıkları söylenmektedir.

Demir Baba’nın o dönemde Osmanlı’da belli bir yasak olmaması, gerçekten de yiğit bir halk önderi olarak da bilinmesine rağmen tekkesini böylesine farklı, biraz da tenha bir yerde kurması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Belki de o tarihte Osmanlı her ne kadar Bektaşi Tekkelerine iyi gözle baksa da, bu durum her şeye rağmen bu Osmanlı’dan bir korunma içgüdüsü mü vardı? Ama öyleyse yöre için gerçekten de zor bulunan mermerlerin buraya getirilmesi ve böylesine bir türbenin yapılması neyi ifade ediyordu? Bir de dikkat çeken husus Demir Baba Tekke binalardan geriye fazla bir şey kalmaması neyle açıklanabilir? Acaba bir kısmı ahşap olan bu yapılar, yine araştırmalarımızdan, yerel olarak söyleşilerden elde ettiğimiz bilgilerde olduğu gibi daha yakın zamana kadar var olan değirmenler gibi bazı binalar sellerle ve doğal afetlerler mi yok olmuştur?

Merdivenleri inerken her iki yanındaki dallarda nice nice umutların bağlandığı ipler, sizi hayaller ötesi bir yolculuğa götürür gibi. Sonrasında merdivenlerin çok düzenli bir şekilde yanlarındaki korunaklarla yaşlıların imdadına yetişen yolun sonunda sizi bir pınar bekliyor. Bu küçük göze, cam gibi dibinden kaynayan billur suyuyla bir şifa kaynağı, mihmanlara, buraya gelip içenlerin dertlerine derman, Demir Baba’nın abu hayat suyudur. Bu gözenin üstü basit bir çatıyla kiremitleşmiştir.

İlk avludan bakınca karşınızda iki katlı bir bina çıkıyor. Altı tümüyle taştan yapılan ve bir bekçinin evi olarak kullanılan yapının ikinci katının yarısı çok sağlam ahşap bir oda, diğer taraf da yine sağlam bir başka odadan oluştuğu görülüyor. İsteyenler, gelen ziyaretçiler, binanın önündeki balkonda dinlenebiliyor. İşte bu bina ile sanki bin yıllık doğal bir mabede giriş kapısının arasında taş bir blok var. Yine bu kapının diğer tarafı da büyük ve biçimle kesilmiş taşlarla duvara duvar bloğuna dayanıyor. İşte karşınızda tüm muhteşemliğiyle, gönüller titreten Demir Baba Türbesi.

Demir Baba Türbesi; Akyazılı Sultan Türbesi ve Otman Baba Türbelerinde olduğu gibi iki ana bölümden oluşuyor. Kabrin olduğu ana yapının önünde bir giriş kısmı var. Her üç yapıda da bu ilk girişlerin kubbe şeklinde çatılarının olduğunu ve bu bölümlerin de ana yapı kadar gösterişli ve sağlam yapılar olduğunu görürsünüz. Otman Baba Türbesi’nin önündeki bu giriş bölümü mermer sütunlardan oluşmaktadır. Demir Baba Türbesi önündeki ilk giriş bölümünün çatısı ise oval değil, dik şekildedir.

Demir Baba Türbesinin içinde ve yanındaki başka yerlerden getirilerek yapılmış duvarda, yaşam, evren, inançla ilgili çok önemli semboller-simgeler bulunmaktadır; yaşamı simgeleyen Lotus (nilüfer) çiçeği, evrenin dönüşünü simgeleyen Çarklar, ölümsüzlük ve mezarlıkları temsilen Selviler, türbe içinde bir Zülfikar kabartması ve daha niceleri. Tüm türbelerin aslında sanat tarihçileri tarafından da iyice bir incelenmesi gerekmektedir.

Buradaki simgelerle ilgili birçok gelenek olarak,  söylence vardır. Örneğin gözlerini kapatan insanların, duvardaki bir taş blokta oyuk olarak bulunan iki deliğe doğru yürüyüp, gelip parmaklarını hedefe yerleştirenlerin dileklerinin yerine geleceğine inanılmaktadır.

Demir Baba Türbesi aslında bir kayalık zemin üzerinde yükselmektedir. Bu kaya parçalarından birisi tam da Demir Baba’nın mezarının bulunduğu ana türbenin dış bölümünde yer almakta, bu kayanın üstüne dümdüz yatanın ağrılarının geçtiğine inanılmaktadır. İnsanlar hala gelip bu taş blok üzerine sırt üstü yatmaktadırlar. Bu taşın üstünde ise bezler bağlanmış bir küçük pencere, bu pencerenin üstünde ise yine çiçek ve diğer semboller kazılıdır. Merdiven şeklinde bir taş blok, yine bir başka taş blok türbenin altından yükselmektedir. Demir Baba’nın fındıklarını kırdığı söylenen, büyük yuvarlak taşı kaldırmak ise hayli çok zordur.

Ahmet Hezarfen ve Hakkı Saygı’yla birlikte 2000 yılında ilk geldiğimizde türbenin için oldukça bakımsız bir haldeydi. Ama mumların yakılması için basit ama sağlam demirden yapılmış sehpalar üzerinde mumlar yanıyordu. Hz. Ali’nin resmi yanında kadınların el işleriyle yaptıkları ve tüm Bulgaristan’da çok yaygın olduğunu gözlemlediğim gibi kanaviçe şeklinde işlenen her türden hayvan, çiçek işlemeleri burada da vardı. Kuşların yanında köpek tasvirleri de vardı. Anadolu’da gittim hem Alevi evlerinde, hem de türbelerde kadınların el işlerinin çok bol bir şekilde buralarda, yaşamın içinde yer almaları çok ilginç. Hemen aklıma geldi, Tokat’ta Keçeci Baba da bunu bol miktarda görmüştüm.

Aynı zamanda Demir Baba yöredeki Hüseyin Baba (Voden Milli Parkı içinde Ostrovo (Adaköy) Yakınları) ve Yunus Abdal’la (Yonkovo – Yunus Abdal Köyü (Aynı zamanda Yazar Ahmet Hezarfen’in köyü olan burasıyla ilgili Hezarfen’den derlediğim bayağı bilgi oluştu.) da ilişkilendirilmektedir. Bunların üçünün kardeş olduğunu söyleyen yöre insanı aslında bu erenler arasında bir bağlantı kurmaktadır. Yöre insanı bu üç velinin birbirleriyle “bilezer”, “kafadar” yani müsahip gibi geçindiklerini de söylemektedirler.

Aynı zamanda bir pehlivan olan Demir Baba; gücün, çalışkanlığın, bilincin bir simgesi olarak bugün de Bulgaristan Türk halkının, Alevi – Bektaşi topluluklarının gönlünde yaşamaya devam etmektedir.

Gerek Demir Baba Türbesi yakınlarında, gerekse de, türbe alanına inmeden önce şimdi ağaçlarla kaplı alanda Veysel Bayram’la gezilerimizde birçok mezara denk gelmiştik.

Ahmet Hezarfen ise büyük bir aşk ve heyecanla halk inançlarını bana anlatıyordu, tepeden türbeyi gören bir düzlükte halkın gelip ziyaret ettikleri “Demir Baba’nın ve Öküzlerinin Ayak İzleri”ni. Kayalar içine oyulmuş gerçekten de ayak şeklindeki bu boşluklar tarihin de, coğrafyanın da halka bir armağanı gibi. Yöre insanı Demir Baba’ya duydukları saygı ve sevgiden dolayı halk gelip bu izleri ziyaret ediyorlarmış. Bu arada Ahmet Hezarfen’in Demir Baba’yla ilgili yazıları ve çevirilerinin de olduğunu hatırlatalım. Bu arada benim de Balkanlar’la ilgili ilk okuduğum yazılardan birisi 1990’larda Cem Dergisi’nde yayınlanan Ahmet Hezarfen’in Demir Baba’yla ilgili yazısıydı.

2005’de, Veysel Bayram’ın yardımıyla, yöreye birlikte yaptığımız bir gezide Prof. Dr. Cemal Kafadar ve Prof. Dr. Gülru Necipoğlu Kafadar; bu türbenin ve çevredeki kalıntıların benzersiz olduğunu, buradaki sembollerin sadece Alevi-Bektaşi dünyası için değil, Türk kültür tarihi açısından da çok önemli olduğunu söylemişlerdi.

Veysel Bayram’la birlikte yaptığımız bir gezimizde yine halkla sohbet ederken, Demir Baba sizce neler yapmıştır? Deyince yöreyi ziyaret eden yaşlı bir teyze “be evladım o çalışmış, kazanmış. Öyle olmak lazımdır, boş durmadan çalışmak, kazanmak lazımdır.” Demiştir.

Dünyaya biraz daha gerçekçi bakan Rumeli insanı, efsaneler kadar, gerçekçilikle olaya bakmakta, çalışmanın önemini her daim dile getirmektedirler. (Her zaman Dersim Yöresi ve Deliorman Bölgesi’nin karşılaştırmalı olarak çalışılması gerektiğini söyler dururum. Ey Alevi Bektaşi kurumları, iş adamları bu konuda çalışma yapacak genç bilim insanlarını destekleseler, neler neler ortaya çıkar, kim bilir?)

Demir Baba yörede öyle derin bir etkiye sahiptir ki, kendisiyle bir söyleşi de yaptığım Bulgar Ressam Todor Todorof onun menakıpnamelerinden ve yaşadığı coğrafyadan çok etkilenip birçok çok önemli ve güzel resim de yapmıştır.

 

Bir Söyleşiden

Zeynel Abidin bize şu bilgileri aktarıyor: Demir Baba’ya ve buraya yakın (Mumcular ve K. Kokarça Köyleri birbirine yakın yerler.) Ahmetler Köyü varmış. Ali Koçlu Baba bu köylüymüş. Oldukça varlıklı birisi olan Ali Koçlu, Demir Baba’yla tanışınca onun önemli bir insan olduğunu hemen anlamış. İkisi şimdiki Demir Baba Türbesi’nin bulunduğu tüm vadiyi gezmişler. Bu vadi her ne kadar büyük bir yer gibi görünür ama her halde o iki ulunun da yaptığı gibi bir günde gezilebilecek de bir yer. Her ikisi de genç oldukları için, bir günde Ali Koçlu’ya ait olan tüm araziyi dolaşmışlar. Daha sonra Ali Koçlu tüm alanı Demir Baba’ya bağışlıyor. Bizim de gördüğümüz gibi, şimdi Türbe’nin (Demir Baba Türbesi) bulunduğu alana yakın meydan evi ve başka binaların bulunduğunu biz biliyoruz. Demir Baba’nın yedi değirmeni vardı. 1964 yılında büyük bir sel geldi. Benim de gözlerimin önünde kalan dört değirmeni de sel suları alıp götürdü. Öyle bir afat oldu ki, herkes çok korktu.

Yani Demir Baba’ya verilen araziler üzerinde birçok bina kurulmuş. Birçok derviş bu mücerret dervişin, Babanın yanında yetişmişler, bir dergah kurmuşlar.

Öküzleriyle meşhur olan Demir Baba sürekli çiftçilik yaparmış, ekermiş, biçermiş. Burası çok meşhur bir dergah olmuş.

Demir Baba’nın bulunduğu yere Dipsiz Göl, derler. Burası çok eskiden bir gölmüş.

Demir Baba mücerrettir. Yani hiç evlenmemiştir. Dolayısıyla hiç çocuğu olmamıştır. Bunu tüm Bulgaristan bilir. Otman Baba mücerrettir. O da hiç evlenmemiştir. Sarı Saltuk, Musa Baba, Akyazılı… tüm bunlar mücerrettir.

Yalnız bunların içinde Ali Koçlu mücerret değildir. O evlenmiştir. Çocukları olmuştur. Onun yolunu çocukları sürdürmüştür. Ali Koçlu buraları terk edip gitmiştir.

Anlatılana göre buraya gelenler, Konya Karaman’dan gelmiş. Şimdi ben buraya ilk gelenlerden bu yana 7. Göbek olarak kendi geçmişimi biliyorum. Bizler Alevi-Bektaşi’yiz.

Mumcular bir Bektaşi köyüydü. Bizler Bektaşi erkanını, Balım Sultan Erkanı’nı uygulardık. Tabii yüzlerce nasipli canın olduğu bu köyde Bektaşilik kalmadı, köy dağıldı.

Bir Köse Abdi Köyü varmış. Bu köy Bektaşi köyüymüş. Oradan Ahmet Güve diye birisi bizim köye geliyor ve anlatarak, örnek olarak, herkesi Bektaşi yoluna çeviriyor. 80/100 hane Bektaş oluyor. (9 Mayıs 2004, Mumcular, Zeynel Abidin Ruhani (82))

 

Son Söz…

 

Demir Babalar hiçbir zaman ölmezler, halkın ve sevenlerinin gönüllerinden silinmezler, yok olmazlar…

Onların yaktıkları çerağlar sonsuza kadar sönmeden yanacaktır…

Demir Baba’yı bilinçlerinde, ruhlarında, özlerinde yaşatanlara bin selam olsun…
Demir Babaların halka aşıladıkları umut, sevgi, cesaret, direnç duygularını da yeryüzünde hiçbir kuvvet yok edemez…

Demir Babaların demi devranı yürüsün…

Hakk deyip, hakça bir düzene, bölüşüme doğru yürüyenlere aşk olsun…

Yeryüzünü Hak Adalet Özgürlük İnsanlık bilinci kaplasın…

Adaletin Yılmaz Savaşçısı Demir Baba’nın yolundan gidenlerin;

Kılıçları her daim keskin olsun ki, ikiyüzlü riyakârların önlerindeki kirli perdelerini yırtsın,

Attıkları aşk okları paslı kalpleri tam hedefinden vursun ki, gönüllerdeki ikilikler ortadan kalksın birlik olsun,

Kalemleri kuvvetli olsun ki, doğruları görüp gerçekleri yazsınlar…

İlimleri gür olsun ki, insanlığı aydınlatsınlar…

Tarihte gül bahçesi olan tekke ve dergâhlarımız tekrar Alevi Bektaşi toplumuna verilsin ki, bu meydanlarda; nice nice Kırklar Cemi yürüsün, Akyazılı – Kızıldeli aşkına muhabbetler sürülsün…

Hü, gerçek erenlerin demine, devranına!

Hü, yarınlarımızın aydınlığına!

Hü, yeryüzü insanlığının gerçek barışına, dostluğuna, kardeşliğine!

Hü, doğruyu eninde sonunda görüp bu kutlu yola sahip çıkacak olduğuna inandığım gençlerimizin ve çocuklarımızın bilinçlerine, yüksek ahlak ve zekâlarına, erdemlerine, inançlarına!

 

Dostlara bin muhabbetlerimle…

Aşk ile…

 

 

Bulgaristan’da Bazı Alevi – Bektaşi Ulu Erenleri ve

Onlarla Anılan Üç Büyük Ozan (3. Bölüm)

 

Ayhan Aydın

 

Ali Koç Baba ve Evlatları

 

Eşiğin taşına yüzümü sürsem
Baba çeşmesinden nûş edip kansam
Çerağın şem’ine pervane dönsem
Mürüvvet senden Ali Koç Baba

 

1396 yılındaki Niğbolu (Nikopol) Savaşı’na katılıp üstün başarılar gösterdiğine inanılan, sancaktar olarak da anılan, savaşın kazanılmasında büyük yararlılıkları görüldüğü kayıtlarda geçen Ali Koç Baba Bulgaristan’da anısı hala çok canla yaşayan bir büyük Alevi – Bektaşi ulusudur. Otman Baba ile olduğu kadar Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan)’la da ilişkilendirilen Ali Koç Baba’nın da Bulgaristan Türk ve Alevi – Bektaşi kültür dünyasında önemli bir yeri vardır.

2010’da yöreye yaptığımız kültürel gezide gördüğümüz gibi; bugün Çingenelerin sahip çıktığı, önünde kurumuş büyük bir ağaç da bulunan, Ali Koç Baba’nın (Dede) türbesi, Niğbolu’da (Nikopol), bizzat gidip gördüğümüz gibi Tuna boyundaki bir tepededir.

Ali Koç Baba’nın soyu ve kültürü ise bugün farklı bir coğrafyada yaşamaktadır. Ali Koç baba’nın oğlu Hüseyin ve onun çevresinden olan topluluk Orta Bulgaristan’daki Gerleva (Karlıova) Bölgesi’de, Kotel İlçesine bağlı Yablonovo (Alvanlar) Köyü’ne yerleşmişler daha doğrusu bu köyü kurmuşlardır. Köy dense de yaklaşık bin hanelik bir büyük belde olan Alvanlar’ın yakınlarında Alevi olan Veletler ve Küçükler köyleri de bulunmaktadır.  Burası zamanla Balkanlar’daki (Rumeli) en büyük Alevi yerleşim yeri olmuştur.

Anadolu’daki klasik ocak sisteminin bir benzeri burada uygulanmaktadır. Ocak, dede, dedeevi varlığını sürdürmektedir. Araştırma gezilerimde gördüğüm gibi Anadolu’da olduğu gibi köydeki mezarlık içinde dedelerin mezarları ayrı olarak defnedilmiştir.

Yörede ve özellikle ona bağlı topluluklar ve onu yolundan giden inanç önderleri tarafından; Ali Koç Baba (Dede) bir seyyid olarak kabul görmekte, onun oğulları tarafından Alevi Yolu’nun devam ettirildiğine inanılmaktadır.

Alvanlar başlı başına bir çalışma sahasıdır. Burada birçok türbe, ziyaret bulunmaktadır. Halen geleneksel çizgide inancını yaşatan geniş bir kitlenin de bulunduğu Alanlar, belki de Balkanlar’daki en büyük Alevi köyüdür.

Bugün de yine hem Bulgaristan’da, hem de oradan Türkiye’ye gelip yerleşen aynı kökenden insanlar başta Çorlu Sağlık Mahallesi’nde aynı şekilde cemlerini sürdürmektedirler.

Alvanlar’da birçok türbe ve tarihi mezar taşlarının olduğu mezarlıklar mevcuttur.  Halen “dedeevi” binası ayaktadır. Dedelerin mezarı ayrıdır ki bu Anadolu’da zaman zaman rastladığımız bir durumdur. Cemler, kurbanlar, muharrem devam ediyor. Türkiye Çorlu, Eskişehir, Trakya vd. Alvanlar’la temaslar sürmektedir.

 

Bir Geziden Anılar

4 Mayıs 2004

İslimye (Slimye), Kotel, Yablonovo/Alvanlar

Kotel İlçesi, Gerlova (bazı kaynaklarda Karlıova diye geçiyor) Bölgesi’nde dört binin üzerindeki nüfusuyla  Bulgaristan’daki en büyük Alevi yerleşim birimi olan Alvanları dört yıl önce de ziyaret etmiş, burada söyleşiler gerçekleştirmiştik.

Bu sene de hedefimiz yine canları bulmak ama aynı zamanda Beldedeki türbeleri ziyaret etmek.

İlk önce beldenin muhtarıyla konuşup, sohbet ediyoruz. Bir hafta önce Almanya’dan bir araştırmacının da gelip, kafalarını karıştıran çeşitli konuşmalar yaptığını söyleyen muhtar, buna bir anlam veremediklerini, çok güzel Türkçe konuşan bu gazetecinin kendilerinin namaz kılmadıkları için Müslüman olarak nitelendiremeyeceklerini, inanç dünyalarını eleştiren çeşitli açıklamalarda bulunmuş. Ben de bu kişinin saçmaladığını, her gelen gidenin, konuşma yapanın, kitap yazanın, Alman değil, Alevi de olsa dikkate alınmaması gerektiğini söyledim. Şimdi görüyoruz ki, Bulgaristan’da da bu saldırılar tüm hızıyla devam etmektedir. Burada ilk Alevi vakfını kurup, çeşitli girişimlerde bulunsalar da bir sonuç alamayan Hüseyin Aşık’ı ziyaret ediyoruz.

Oldukça hasta olan, Aşık kendi beldelerinde de bir cem kültür evinin yapılmasını arzu ettiklerini, bu konuda CEM Vakfı’dan büyük beklentileri olduğunu söylüyor.

 

Hüseyin Aşık

Kendisiyle yaptığım söyleşide Hüseyin Aşık bizlere acılarından bahsediyor. Bulgar filolojisi mezunu ve öğretmen olarak uzun yıllar hizmet yürüten Aşık’ın, önce Komünist idare zamanın da büyük baskılara maruz kaldığını, uzun zaman işini kaybettiğini, İsim Değiştirme, dönemlerinde uğradığı ağır baskı nedeniyle çok hastalanması ve hastalığın artması nedeniyle yüksek tansiyon, şeker tedavisi gördüğünü ve yeni hastaneden çıkmasına rağmen, çok hasta olması nedeniyle de yeniden hastaneye yatacağını öğreniyoruz.

Gerçekten de konuşmakta da zorluk çeken Hüseyin Aşık’ın sağlık durumu hiç de iyi görünmüyor.

Uzun söyleşide ben bölgedeki ziyaretlerin isimlerini kendisinden aldığım gibi aynı zamanda Bulgar hükümetinde Türklere karşı olan tutumların değişip/değişmediğini soruyorum.

Her ne kadar eskiye nazaran iyileşmeler olsa da birçok sıkıntının devam ettiğini söyleyen Aşık, Bulgar yöneticilerin hiçbir zaman Türkler’in varlığını kabul eder psikolojide olmadığını söylüyor.

Öğretmen olduğu için okullardaki Türk imgesini, ders kitaplarının Türkler’e bakışını sorduğumda ise Aşık, daha acı şeyler söylüyor.

Buna göre, hala okul kitaplarında Türkler’e hakaret dolu yazılar varmış. Türkler’i zulümkar, işgalci, bölücü vb. gibi gösterme eğiliminin devam ettiğini söyleyen Aşık, ders kitaplarında aşağılayıcı ifadelerin varlığını sürdürdüğünü söyledi.

Bulgar yazarların da Türkler’in varlığını inkar eden bir politika izlediklerini söyleyen Aşık buna rağmen Türkler’e değer veren, önemli Bulgar yazarların da varlığından bahsediyor.

Ayrıca yine her gün duyduğumuz yaman yoksulluk, işsizlik burada da en büyük sorun.

 

Türbeler

Köyde bulunan on civarındaki türbenin bir kısmını ziyaret edebiliyoruz. Çünkü burası köy dediysek, bildiğimiz mana bir köy değil. Bir ilçe büyüklüğünde yerleşim birimi, türbeler arasındaki mesafeler de hayli fazla.

 

İlk önce Hazır (Hızır) Nazır Baba Türbesi’ni ziyaret ediyoruz.

İki ulu çınarın arasında bulunan türbenin içinde Alevi ulularının resimleri var. Önünde geniş bir boşluk bulunan Türbenin önünde kurbanlar kesilip, lokmalar dağıtılıyormuş. İnsanlar da buraya çeşitli dileklerde bulunmak için geliyorlarmış. Hüseyin Aşık, Veli ve İbrahim Beylerden aldığım bilgilere göre, Türkler’in Balkanlar’a ilerleyişleri döneminde buraya gelen bu erenler, kutsal insanlarmış, vefat ettikten sonra buraya defnedilmişler. O nedenlerle onların meftun oldukları bu alan kutsal bir alanmış. Şimdi bile bu kutsallığına inanılan büyük çınar ağaçlarından düşen dal parçalarını alıp yakmıyorlarmış. Bunu yapanların evlerine uğursuzluk geleceğine inanmaktalar. Yöre insanının türbe hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadıkları anlaşılıyor.

 

Ali Koç (Koçlu) Baba’nın Çocukları Hasan, Hüseyin Babalar

Köyün uzak bir köşesinde, orman kenarında, en uç yerleşimin bulunduğu alanda, bir koruluğun içinde, tarihi bir mezarlıkta bulanan Türbeyi ziyaret etmek bu sefer beni daha da çok heyecanlandırdı. Çünkü burada belki de bin yaşında muazzam büyüklükte ve görkemde çınar ağaçlarıyla birlikte yine yüzlerce yıllık olduğu anlaşılan çok önemli bir mezarlıkla karşılaşıyoruz. Buradaki mezar taşları birbirinden şekil itibariyle farklılıklar arz ediyor. On iki dilimli eski yazıyla yazıları yazılmış, Alevi/Bektaşi mezar taşları gibi, farklı boyut ve şekillerde yazısız taşlar da var. Öyle ki anlatıma göre askerler tarafından parçalanan, kurşunlanan bu atalarımızın emanetleri her şeye rağmen bir büyük Türk ve Alevi-Bektaşi kimliğini haykırıyor. Önemli bir kısmı toprak altında, kırılmış, parçalanmış halde olan bu mezar taşları ve bu mezarlık başlı başına bir araştırma alanı.

Hasan ve Hüseyin Babaların türbelerini ziyaret ediyoruz. Çerağların yandığı bu tarihi türbenin içinde de yine Alevi/Bektaşi on iki dilimli bir mezar taşı bulunuyor. Mezarlıkta şekilli, daha çok Bektaşi mezar taşlarını andıran taşlar da var ama bu taşlar yeni yapılmışlar. Ayrıca buranın daha çok dede soyundan veya onların ailelerinden olanların defnedildiği bir mezarlık olduğunu da görüyoruz. Yakın bir geçmişte vefat eden, dede evinden bir ana da buraya defnedilmiş, mezarı daha taze. Onlarca mezar taşının olduğu bu alan gerçekten görülmeye, incelenmeye değer bir yer.

Ben burada çok bol fotoğraflar çekiyorum ve tüm mezar taşlarını kamerama kaydediyorum.

Burada yine canların bize anlattıkları bilgiler ilginç. Buna göre Niğbolu Şavaşı’na katılan, büyük kahramanlıklar gösteren büyük ululardan Ali Koç (Koçlu ?) Baba’nın kendisi o savaşta şehit olup, Niğbolu’da defnedilirken, onun çocukları burada kalmışlar ve onların soyunda gelen dedeler şimdi dedelik görevlerini yerine getirmekteymişler.

Burada dört yıl önce de gözlemlediğim tipik Ocakzadelik, bir ocağa bağlı dedenin hizmet yürütmesi olayı bu belde de yaşıyor. Yani Ali Koç’un soyundan, nesiller boyu aynı hizmeti yerine getiren bir aile var bu köyde. Yalnız belde çok büyük olduğu için şu anda ocağı temsil eden dede, tüm bu topluma yetişmekte yetersiz kalıyor. Şimdi ise bu sorunu nasıl çözeceklerini düşünüyorlar.

 

Ali Koç Baba Türbesi

Asıl Ali Koç Baba’nın Türbesi’nin Niğbolu’da olduğu söylense de burada da aynı isimde küçük bir göletin yanında yine tarihi bir türbe var. Ama belki de bu türbeden çok daha fazla dikkat çeken, türbenin bitişiğinde bir Anıt Ağacın varlığı. Kesinlikle bir büyük tarihi anıt olan bu kurumuş ağacın yüzlerce yıllık olduğu görülüyor.

 

Dede Evi, Cemevi

Daha sonra hep birlikte uzun süredir köyün dedelerinin yaşayıp cemlerini yürüttükleri, büyük dede evine, cemevine gidiyoruz.

Çok gür otların ve ağaçların içindeki bu eve aslında “Tekke” deniyormuş. Her ne kadar dedeler bir başka evde yaşasalar da, asıl tarihi bina burasıymış. Oldukça bakımsız olsa da, tümüyle ahşap olan bu evin ilk önce alt katında cemler yapılıyormuş. Bu cemevi çok büyük bir salondan ve giriş odasından oluşuyor. Şimdi burasının temeli su aldığı için üst katta, dedelerin yaşadıkları evde cemler yapılıyormuş. Cemaat kalabalık olduğu zaman odaların tüm kapıları çıkarılarak büyük bir cemevi elde edilen evin içinde şamdanlar, küçük bir bağlama, bastonlar, eski eşyalar dikkati çekiyor.

 

Alvanlar’da İran Molla Camii

İran mollaları Türkiye’den sonra şimdi de Bulgaristan’da Türkler’in ve Alevilerin inançlarına  el atmış durumdalar. Uzun zamandan beri çeşitli marifetlerini gördüğümüz İranlı mollalar kendi inanç sistemlerini, kendi yönetim anlayışlarını, rejimlerini ihraç etmek için yirmi yıldır hiç durmadan, su uyur düşman uyumaz, mukabilinden, gece gündüz hedeflerine ulaşmak için çaba harcıyorlar.

Neyin çabasıdır bu? İran Şiiliğini tüm İslam alemine yaymak ve dünyada başta İslam ülkeleri olmak üzere bu inanç temelleri üzerine oturan dinci devlet yönetimini hakim kılmak!

Olur mu? Olur. Niye olmasın Nasrettin Hoca misali ya tutarsa! Ama bunlarda nerede Nasrettin Hoca bilgeliği? Softalar gemi azıya alınca insanları katletmeden tutun da türlü adilikler yapıp, insanların dünyalarını zehirlemekten geri dururlar mı?Faşimin bir başka adı despotizm.

Ama nasıl despotizm? Totaliter kafayla zorla kendi görüşlerini başkalarına dayatarak, gerekirse kan akıtarak, darbe yaparak, insanları öldürerek görüşlerini zorla empoze etmek.

Bak hele softaya!

Bak hele hayduta!

Zorla benim gibi inanıp ibadet edeceksin, bunu yapmasan kanını bile dökerim!

Bak hele mollaya!

Şimdi bu softalar, bu haydutlar yanlarına aldıkları kişiliksiz insanlarla bir gerici yapılanmayı kurmak için tertemiz Bulgaristan topraklarını da seçmişler.

Hele hele aklın özgürlüğünde İslamiyet’e yepyeni ufuklar açan, tertemiz Aleviler’i, Aleviler’in mekanlarını seçmişler.

Çok büyük üzüntüler içinde, neredeyse tamamlanmış, İran mollalarının maddi desteğiyle yapımı devam eden bir inkar yuvasına gidiyoruz.

Çünkü camiiler bizim ibadet mekanlarımız olduğu gibi kültürümüzün, mimarimizin de ayrılmaz parçaları. Sünni İslam anlayışını benimseyen insanlarımızın ibadetlerini yerine getirdikleri kutsal mekanlar. Ama gelin görün ki, ibadet mekanlarını kendi görüşlerini yayabilecekleri bir alan sayan, minareler süngümüzdür, diyerek buraları siyasi kimlikleriyle kirleten zihniyetleri gördükten sonra her camiinin bir ibadet mekanı olmadığını bizler çok iyi biliyoruz. İşte buradaki mekan da bir ibadet mekanı olamaz. Aleviler’in bağrına saplanmış bir hançer gibi, Aleviliği yok etmek isteyen bir zihniyet tarafından yapılan, İran mollalarının maddi destekleriyle yapılan bu molla camii, bir ibadet mekanı olamaz. Bir camii olamaz.

Aldığımız bilgilere göre İran’da dini eğitim alan, Sofya’daki İran dernekleriyle temasa geçip, buradaki bazı zavallıları ve beyinsiz bir kısım insanı kandırarak ve beldede bölücülük yapıp bazı insanlarımızı çarşafa sokarak sinsi bir politika yürüten haydutlar, gericiliğin bayrağını burada açmışlar.

Geniş bir arazi içinde tüm kaba inşaatı tamamlanan  bu binayı ibret alarak gezdik.

Daha sonra köyün genç imamıyla birkaç yüzyıllık tarihi gerçek camiiye gidiyoruz. Muhtemelen iki yüzyıllık olmasından ötürü, belki de İkinci Mahmut döneminde yapılan camiinin minaresi de yok.

Genç imam dedesinin tüm hayatı boyunca imamlık yaptığını söylüyor. Babasının imam olduğunu söyleyen imam hatip lisesi ve Sofya İslam Enstütisi’nde eğitim alan imam, kendilerinin de İran’lıların yaptıkları camiiyi benimsemediklerini söylüyor. İmamın babası ve amcası da bu yeni camiinin maksatlı yapıldığını, halkı bölen bazı kişilerin, insanları zorla İran sistemine uydurmaya çalıştıklarını, bazı kadınları çarşafa soktuklarını söylediler.

Bizi evine misafir eden genç imam aslında temiz kalpli, iyi niyetli bir insan. Ayrıca annesi, kardeşi bize sarılıp, yemekler getiriyorlar. İmamın annesinin başı açık, bizimle her şeyi paylaşıyor.

Yoğun bir günün ardından, Razgrat’a tekrar dönerken açıkçası içimizde türlü  düşünceler uçuşuyordu.

 

 

Kırcaali – Elmalı Baba

Kırcaali Şehri’ne ismini veren ve yakın bir zamana kadar kentte yol ortasında türbesi de bulunan sonrasında ise, türbesinden kalanlar bir caminin avlusuna atılan Kırca Ali’nin de, ilk Osmanlı akınlarıyla birlikte yöreye gelen bir Alevi derviş, bir eren olduğuna inanılmaktadır.

Bu aslında Balkanlar’da çok yaygın bir şeydir. Aslında tüm Rumeli’deki yerleşimlerin temellerinde Alevi- Bektaşi toplumu yer almakta, onlara önderlik yapan, dede, baba, ozan, âşık, derviş, eren, velilerin belli yerleşim yerlerinin aynı zamanda kurucuları olduğu bilinmektedir.  Örneğin yine Razgrat’ta bir belediye olan İsperih (Kemaller)’in kurucusu Kemal Baba da bir erendir.

Mestanlı’da bulunan Elmalı Baba Tekkesi zamanında bir eğitim merkeziymiş. Elmalı Baba’nın da türbesinin bulunduğu alan şimdi elden geçirilerek, yeni binalarla bir inanç merkezi haline getirildi.

 

Sevgili Dostlar; daha yazsak çok uzayacak, Bulgaristan’da daha nice türbe, tekke, dergâh, ocak merkezi mevcuttur.

Buradaki Alevi Bektaşi nüfusu inançlarını, kültürlerini yaşatmaya devam etmektedirler. Erkan farkları mevcuttur. Ama gerek inanç, gerek günlük sosyal yaşama ilişkin gelenek ve görenekler yaşatılmaktadır.

 

Bir Not: Bu arada velâyetnamelerin, Faziletname gibi edebi bir eser görünse de, aslında bizlere önemli bilgiler de veren o dönemlere ilişkin kitapların çok ama çok iyi analiz edilmesi gerekir. Bu da bir uzmanlık işidir. Ben bu yazıyı daha önce yazmıştım. Fakat yeni okuma şansım olan Tarihçi Dr. Rıza Yıldırım tarafından kaleme alınan Bektaşiliğin Doğusu isimli eserinde de görüldüğü gibi, çok dikkatli uzman okumaları bu eserler bize çok çok önemli tarihi bilgileri ulaştırmaktadır. Yani bu eren ve evliyalarla, ozanlarla ilgili başka kaynakların bize verdiği bilgiler kadar eldeki mevcut eserler de bizlere o dönemin kültürel / inançsal ve sosyal yaşamıyla ilgili son derece önemli bilgiler verebilmektedir. Tabii önemli olan bu alanda çalışacak mahir tarihçilerin, edebiyatçıların yetişmiş olmasıdır. (Rıza Yıldırım, Hacı Bektaş Veli’den Salım Sultan’a Bektaşiliğin Doğusu, İletişim Yayınları, 2019, İstanbul)

 

Odman Baba, Akyazılı Sultan ve Demir Baba Tekkeleri Çevresinde Yaşamış

Üç Büyük Alevi – Bektaşi Ozan

 

Muhyiddin Abdal

Rumeli Erenlerinden iki büyük sima olan; Odman Baba ve Akyazılı Sultan inancı çevresinde yetişen bir büyük Alevi – Bektaşi (Hurufi) ozanı Muhyiddin Abdal’dır.

Rumeli dediğimiz yörede hayli dolaşmış, Edirne’yle şimdi Bulgaristan’da kalan Alevi Bektaşi inanç merkezleri arasında yaşam sürmüş, bu Tekkelerdeki Bektaşi erkânıyla yetişmiş, içindeki taşkın insan, doğa, Tanrı sevgisini ölümsüz dizeleriyle dile getirmiş Muhyittin Abdal; Türk ve Alevi – Bektaşi kültür dünyasında, gönüllerde silinmez, ölümsüz izler bırakmıştır.

  1. Yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. Yüzyılın ilk yarısında yaşadığı söylenen Muhyiddin Abdal’ın şiirlerini çok değerli Halkbilimci İbrahim Aslanoğlu derleyip, onun ismiyle bir kitapta yayınlamıştır.

Muhyittin Abdal; Haskova’da Dergâhı bulunan ve 1478’de Hakk’a nail olmuş Kalenderi Otman Baba’nın Dergâhı ve Varna yakınlarında Tekkesi ve Türbesi bulunan Akyazılı Sultan Tekkesi’de bulunmuştur. Muhyiddin Abdal, Bektaşiliğin tarikat olarak kurumsallaşmasını sağlayan, Yunanistan’daki Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Tekkesi’nde yaşamış, Hacı Bektaş’ta 1516’da Hakk’a nail olan, Pir’i Sani, Pir Balım Sultan’ın da etkisiyle şiirler yazmıştır.

O da diğer- Alevi Bektaşi ozanları gibi, taşkın bir Ehlibeyt sevgisiyle şiirler yazarken, dünya güzelliklerini de şiirlerinde konu etmiş, varlığın yaratandan dolayı güzelliğini, onun bir eseri olduğunu sürekli dile getirmiştir.

 

Türbesi

Muhyiddin Abdal’ın türbesi Edirne Lala Paşa ilçesinde askeri bir alanda olup, ziyaret etmek oldukça güçtür. Geçtiğimiz yıllarda Prof. Dr. Engin Beksaç ve Mustafa Çetin Dede’yle birlikte Lala Paşa İlçesinde aynı isimle anılan Muhittin Baba Tepesi’ne, yani türbenin en azından yakınına kadar gidip orayı gördük. Bir albayın da bulunduğu bazı askerler tarafından korunan ve türbenin de olduğu alana giremedik. Ziyaret ve çekim için yıllardır izin çıkmasını bekliyoruz.

 

Hızır’ın suyu benim

Ab-ı hayat bendedir

Kevser dileyen gelsin

Kadr ü berat bendedir

 

Üş ben ile sen benim

Delil ü burhan benim

Levh ile Kur’an benim

Savm ü salat bendedir

 

Geldi iman hassası

Gitti gönül gussası

Ali Hamza kıssası

Ol hikayet bendedir

 

On dört mafsal on parmak

Can ile Hakk’ı görmek

Yedi deniz dört ırmak

Şatt ü Fırat bendedir

 

Musa ile Tur benem

Cennet ile hur benem

İki benem bir benem

Bin kainat bendedir

….

Muhyiddin’im eğlence

Düş oldum gizli gence

Hem yetmiş iki rence

Özge necat bendedir

 

///

 

Doğruya nazar eyleriz

Biz eğri nazar bilmeyiz

Nakd ile Pazar eyleriz

Veresi Pazar bilmeyiz

 

Hak’tır sevdiğimiz bizim

Hak’tır bildiğiniz bizim

Boyun eğdiğimiz bizim

Hak’tan özge yar bilmeyiz

 

Aşk ile meydana geldik

Nazar-ı divana geldik

Pervaneyiz yana geldik

Zincir ile dar bilmeyiz

 

Evvel ahir yar kuluyuz

Hayder-i Kerrar kuluyuz

Ezelden ikrar kuluyuz

Müminiz inkar bilmeyiz

 

Muhyiddin Abdal coşunca

Dalga deryayı aşınca

Aşk önümüze düşünce

Hiç sabr ü karar bilmeyiz

 

 

Varmağıl bir yere gel olmayınca,
Sana bir mürşit kamil olmayınca.

Senin yolun varub menzile ermez,
Gönülden gönüle yol olmayınca.

Kişi alçak kapulardan geçemez,
Eğilip ham kaddi dal olmayınca.

Ol aşıka zehi aşık demezler,
Akuban gözyaşı sel olmayınca.

Men kulum dimekle kişi kul olmaz,
Özü miskin nefsi kul olmayınca.

Özü vahdet cismi sohbet bula mı,
Kişinin müşkili hal olmayınca.

Cahilin sohbetinde can bite mi,
Sohbeti has özü bal olmayınca.

Boyun çeküp göz kırpmak kar eylemez,
Dilbere söyleyüp dil olmayınca.

Muhyiddin demekle olbulunmadı,
Çöp kımıldar mı hiç yel olmayınca.

(İbrahim Aslanoğlu, Muhyiddin Abdal, Ekin Yayınları, 2007, İstanbul)

 

Yemini

Anadolu’da, Kerbela’da ve farklı coğrafyalarda da bulunmuş ama daha çok Rumeli’de Bektaşi tekkelerinde hayat sürmüş, buralarda eğitim almış, tasavvuf yönünden kendisini çok geliştirmiş, o dönemin ulu erenleriyle ilişkilendirilen en önemli Alevi – Bektaşi ozanlarından birisi de Yemini’dir.

Hayatı hakkında çok ciddi kaynakların bulunmadığı Yemini ile ilgili yazıların çok büyük kısmı birbirinin kopyası olan yığma bilgilerdir. Kendi eserlerinden ve dönemin konumuzla da ilgili olarak yazılı Velâyetnameleri’nde ismi geçen ozanı en iyi şekilde eserleri yansıtmaktadır.

Yemini Akyazı Sultan’ın döneminde yaşamış, aynı zamanda onun halifesi olmuş, bir dönem Demir Baba Dergâhı’nda da kalmış, Aleviler – Bektaşilerce çok bilinen Faziletname isimli kitabı 1519’da yazmıştır. (Daha doğrusu tercüme etmiş- derlemiş, bir mesnevi şeklinde yeniden kaleme almıştır.)

Asıl adının Mehmet olduğu söylenen Yemini’nin adı, Demir Baba Velâyetnamesi’nde “Hafız Kelam Yemini” olarak geçer.

Yazılı kaynaklarda ve Bektaşi geleneğinde Demir Baba ile Yemini’nin bilgi yönünden birbirlerini sınadıkları daha doğru Demir Baba’nın Tekke’ye gelen Yemini’nin Alevilik – Bektaşilik konusundaki bilgilerini sorguladığı, onu biraz zorladığı ama sonunda Yemini’nin de tahmininin çok ötesinde çok derin bilgilere ve sırlara vakıf ulu bir eren olduğunu anladığı, sonunda onu takdir ettiği anlatılmaktadır.

Yemini; şiirinin içeriği ve sanat gücüyle, başka ozanları da etkilemiş, şiirlerinde taşkın Ali sevgisini ortaya koymuş büyük Alevi- Bektaşi Ulu Ozanlardandır.

Tüm bunlarla birlikte; Tarihçi Rıza Yıldırım’ın bu konularla ilgili olmak üzere kaleme aldığı yeni yayınlanan son derece önemli eseri Bektaşiliğin Doğuşu’nda da söylediği gibi, Faziletname sadece Hz. Ali’nin üstün vasıflarını dile getiren bir edebi metin değil, tüm diğer tarihi eserler gibi, dönemi, o dönemdeki düşünce yapısı, erenlerin durumu, tarihsel olaylarla da ilgili son derece önemli bilgiler veren tarihi bir eserdir.

 

Nebîler serveri çünkim Muhammed Mustâfa geldi
Velâyet rehberi sultan Ali-yel-Murtezâ geldi

Emîneyn ü Saîdeyn ü Sehîdeyn ü seh-i evlâd
Hasen hulk-i Rizâ ile Hüseyn-i Kerbelâ geldi

Çü Zeynel Abidîn oldu atası âl ü evlâdın
Muhammed Bâkir u Ca’fer kamuya rehnümâ geldi

İmâm-ı heftümîn oldu yakın bil Mûsi-i Kâzım
İmâm-ı hestümin ba’de Ali Mûsâ Rizâ geldi

Takî takvâ-yı dînin bil esâsı hem binâsıdır
Nakî devrân-ı âlemde kamu derde devâ geldi

İmâm-ı Askerî oldu peder Mehdî-i devrâna
Hudâ’nın fazlı erişti şükür sâhib livâ geldi

Yemînî ehl-i din oldur Ali’ye etmeye inkâr
Velâyet ehline Hayder imâm u pîsüvâ geldi

+++++

Dediler ki keramet kanı Hayder
Dayanmaz derdimin dermanı Hayder

Kamu mümin’lerin kalbinde mihrin
Olubdur dini hem imanı Hayder

Hakk’ın kudreti sende ayandır
Velayet mülkinin sultanı Hayder

İmamü’l Müttekinsin bellü bayık
Erenler merdinin merdan’ı Hayder

Cemad’a dil verirsin emr-i Yezdan
Verir nutkun ölüye canı Hayder

Behişt ehline saki’i ezelsin
Hakk’ın sende erer ihsanı Hayder

Yemini dermendde kıl inayet
Delalette komagıl anı Hayder

(Şiirler; www.Antoloji.com)

 

Virani

Alevilerin-Bektaşilerin büyük ozanlardan birisi olarak her zaman andıkları Virani Sultan, Hurufiliğin etkisiyle özellikle Hz. Ali başta olmak üzere On İki İmamları yücelten, onları eserlerinde eşsiz bir şekilde anan şiirler yazmıştır.

Kaynaklardan öğrendiğimize göre; Anadolu ve başka yerlere, özellikle Irak Necef’e de uğramış, Kerbela’yı ziyaret etmiş, sürekli gezgin bir ozan olarak kendisini yetiştirmiş, bir büyük Alevi-  Bektaşi Ozanı, ereni de Virani’dir.

Virani Sultan XVI. Yüzyılda yaşamış, çağının en önemli kutbu sayılan Demir Baba’yla görüşmüştür. Virânî’nin yazdığı divanı dışında; İlm-i Câvidân, Virânî Baba Risâlesi, Buyruk ve Fakrnâme isimleri eserleri de kaleme almıştır.

Özellikle en önemli Alevi – Bektaşi ocak ve dergâh merkezlerinden Yunanistan’daki Seyyid Ali Sultan Dergâhı’ndaki Seyyid Ali – Kızıldeli Sultan için yazmış olduğu benzersiz şiiri hem ona, hem de Bektaşilik konusundaki derin sevgi ve bilgisini göstermektedir.

Bir rivayete göre Kuzey Bulgaristan’daki Demir Baba Tekkesi’nde hayli zaman geçiren Virani Sultan, güneye Otman Baba Tekkesi’ne giderken, orta Bulgaristan’da yani Ali Koç Baba evlatlarının bulunduğu Kotel İlçesine bağlı bir yerde Hakk’a nail olmuştur. Acaba, Virani Sultan’ın kabri; bazı kayıtlarda yer aldığı gibi Hafızzade Türbesi’nde mi, yoksa Alvanlar yakınlarında mıdır veya nerededir?

Dolayısıyla büyük ozanlarımızdan; ne Virani’nin, ne de Yemini’nin türbelerine henüz ulaşamadık.

 

İstemem Âlemde Gayrı Meyvayı


İstemem âlemde gayrı meyvayı
Tadına doyulmaz balımdır Ali
İstemem eşyayı verseler dahi
Kokmazam sünbülü gülümdür Ali

Ali’mdir kadehim Ali’mdir şişe
Ali’m sahralarda morlu menekşe
Ali’m dolu yedi iklim dört köşe
Ali’m saki Kevser dolumdur Ali

Ali vahid şah-ı Resul kibriya
İmam Hasan Hüseyn Şah-ı Kerbela
İmam Zeynel-Aba ol sahib-liva
Büküldü kametim dalımdır Ali

Muhamrned Bakır’dır tendeki canım
Ca’ferüs -Sadık’tır dinim imanım
Musa-i Kazım’dır derde dermanım
Varlığım kalmadı malımdır Ali

Aliyyür -Rıza’dır Şah-ı Horasan
Taki ile Naki gösterdi burhan
Hasanül-Askeri mah-ı dırahşan
Yokladım talihim falımdır Ali

Muhamrned Mehdi’dir sahibüz-zaman
Oniki İmam’a kul oldum heman
Ma’sum-ı pakandır envar -ı cihan
Esrar-ı Huda’ya âlemdir Ali

Virani‘yem düştüm şimdi derdine
Vücudum gark oldu çile bendine
Gönül sormaz oldu kendi kendine
Söyler dehanımda dilimdir Ali

 

Dertliyim

Nedir hey erenler benim yandığım

Halden bilmez yar elinden dertliyim

Bu aşkın ateşi yaktı sinemi

Pervaneyim nar elinden dertliyim

 

Gafletten uyandım gözümü açtım

Aşkın küresinde kaynadım piştim

Yavru şahan gibi tuzağa düştüm

Kurtulamam tor elinden dertliyim

 

Bin bir niyaz edip eğledi beni

Bir kadim ikrara bağladı beni

Gül iken dikene dağladı beni

Kokulatmaz har elinden dertliyim

 

Çıktım şu alemi seyran etmeye

İkrar verdim bu ikrarı gütmeye

İndim bedestana pazar etmeye

Şimdi gezer şar elinden dertliyim

 

Viraniyim çeker yarin kahrını

Doldur ver içeyim aşkın zehrini

Muhabbete saldık gönül bahrini

Geçti zaman zar elinden dertliyim

 

La Feta İlla Ali

Derdimin dermanı sensin la feta illa Ali
Ömrümün mimarı sensin la feta illa Ali

Düşmüşüm elden ayağa paydar olmaz vücud
Zahmımın timarı sensin la feta illa Ali

 

Geceler ta subh olunca zar u efgaan eylerim
Muhibin didarı sensin la feta illa ali

La-şerik la-nazir ü zerrece hiç misli yok
Dinin mimarı sensin la feta illa Ali

 

Daima kıldım nazar ol nakşe kim nakş eylemiş
Aşıkın didarı sensin la feta illa Ali

Çün beşerden geliben doğru Virani anadan
Döndüren devvarı sensin la feta illa Ali

 

Seyyid Ali Sultan ve Seyyid Ali Sultan Dergahı

Miz Urum abdalıyız serdarımız Kızıl Deli

Çeşmimizde şu’le-i envarımız Kızıl Deli

Bülbül-ü şeyda biziz gülzarımız Kızıl Deli

Dinimiz, imanımız, ikrarımız Kızıl Deli

Nur-u Ahmet, Haydar-i Kerrarımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Çekti tigin şeceri şakk etti seng-i mermeri

Söyleden oldur Fırat üstünde ibn-i Mermer’i

Var tavaf eyle Sinop’ta ol dikübdür menmeri

Bu söze ikrar edenler oldular gamdan beri

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Ol vilayet ma’deni serdar-ı şah-ı gaziyan

Rahmeti deryasına gark oldu cümle aşiyan

Na’re ursa taba düşerdi zemin-ü asman

Tiğ-i darbından yere geçti, lain-i bed-güman

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrarımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Dağ-ü taşı mesken oldu bil ana ey merd-ü Şah

Zümre-i Al-i Aba’nın herbiri bir padişah

Bir muhabbet eylesek bin bir ider bi-iştibah

Men Fakir’e anların oldu mesali secdegah

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Zahide şekk şüphe yoktur evliyanın rahına

Cennet-i a’laya irer yüz süren dergahına

Bu kelamı vird idüp şam-ü seherde ahına

Gel beru ermek dilersen ol erenler şahına

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Şah Hasan hem Şah-ı şehit ü hem İmam-ü Abidin

Bakır-ü Ca’fer, İamm Kazım, Rıza’dır şah-ı din

Hem Takii-vü Nakii, Asker’dürür şah-ı zemin

Mehdi-i  Sahib-zaman ol evvelin-ü ahirin

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Ey Virani damenin elden koma şahın müdam

Ta olasın gün-be-gün şahın yolunda müstedam

Hubb-u evlad’ın hakkıy çün eylegil anı temam

Kim bu medh’i yad ider şam-ü seherde ya İmam

Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

 

Virani

 

Yakın Çağın Ozanı

Haydar Cemil Baba

 

Can dostlar; hakkında bazı araştırmalar da bulunan, kitaplar da yazılan, 1900’lü yılların başında İstanbul’da doğmuş, hayatının önemli bir kısmı İstanbul’da geçen, bir vesileyle Balkan topraklarına giden Haydar Cemil Baba, Balkanlar’da derin izler bırakmış bir büyük Bektaşi değerimizdir. Aslen Arnavut kökenli olup, tüm eserlerini Türkçe kaleme almış ve belli bir eğitimden geçmiş Haydar Cemil Baba, Haydari mahlasıyla hemen her alanda oldukça fazla şiirler de yazan, son dönem önemli Bektaşi babalarından ve şairlerinden birisidir.

Konuyla ilgili yazılar yazan gerek Bedri Noyan Dedebaba, gerek Turgut Koca Baba, gerekse de bu konuda bilimsel araştırmalar yapan; Prof. Dr. Şükrü Elçin, Prof. Dr. Filiz Kılıç, Doç. Dr. Orhan Kurtoğlu, Prof. Dr. Tuncay Bülbül, hocalar da onun İstanbul’da iyi bir eğitim almış, kendisini olağanüstü bir şekilde yetiştirmiş, çok donanımlı bir insan olduğunu yazmaktadırlar.

Kendisiyle 9 Mayıs 2004 Razgrat’ta bir söyleşi yaptığım ve yörede Haydar Cemil Baba’yı son tanıyan ve onun muhibi olan, şimdi rahmetlik olmuş, Zeynel Abidin Ruhani (82), söyleşimizde Haydar Cemil Baba’nın 1962’de öldüğünü söylemişti.

Bulgaristan Razgrat Yonkovo (Yunus Abdal) Köyü doğumlu Araştırmacı – Yazar Ahmet Hezarfen, 1946 yılında kendisinin öğretmenlik yaptığı Deliorman’daki Kızılburun köyündeyken Haydar Cemil Baba’yla tanıştığını hem yazılarında, hem de kendisiyle yaptığım söyleşilerde bana iletmişti. Ahmet Hezarfen; Haydar Cemil Baba’nın, Tutrakan’da Denizlerli Ali Baba Tekkesi’nde postnişinlik yaptığını, Mustafa Efendi’nin sohbetlerinde çok bulunduğunu, Onun felsefi konulara giren çok birikimli bir insan olduğunu belirtmekteydi.

Makamını ziyaret ettiğim, Bulgaristan’da son muhibbiyle söyleşi yaptığım ve bir başka yazımda biraz daha geniş söyleyeceğim gibi somut olarak Makedonya’daki Bektaşiler üzerinde de derin etkiler bıraktığını gördüğüm Haydar Cemil Baba’yı bu vesileyle sevgi, saygı ve muhabbetle anıyoruz…

 

Türbesi

Zeynel Abidin Ruhani bu yöredeki ve Haydar Cemil Baba’nın kabrinin bulunduğu Denizlerli Ali Baba Türbesi hakkında bilgiler aktarmıştı. “Bura’ya Lefkoşe’den İbrahim Baba, Şahkulu’ndan Cemali Baba (2 yıl kalıyor. Braedvari’de kalıyor.), Şahkulu Sultan’dan Kamber Baba (Tırnovo Suhundol Bektaşi Köyü’dür. Babanın kabri de şimdi oradadır) ve benim pirim olan Haydar Babalar buraya gelen babalar oluyorlar.

Denizler (Varnentsi) Köyünde’deki Ali Baba Türbesi’nde biliyorsunuz dört yatır vardır. Bunlar ilk pencere kenarından kapıya göre şöyle sıralanmaktadır: Ali Baba, Veli Baba, Süleyman Bali, Haydar Cemil Bali. (Haydar Baba). Bu son üçü Ali Baba’nın postnişinleridir. Hekim Ali ismini birisi uydurmuş. Hekim diye bir laf yakın zamana kadar hiç söylenmezdi. Orası Denizlerli Ali Baba, diye anılırdı. Maalesef şimdi sayımız çok azaldı. İnsanlar dağıldı.”

 

Geniş bir bahçe içindeki türbeyi Rahmetlik Yazar Ahmet Hezarfen ve Bektaşi Babası Hakkı Saygı’yla birlikte (2000), sonradan ise Veysel Bayram’la (2001) ziyaret etmiştik.

Bahçe içinde çeşitli mezarların bu arada üstünde yedi köşeli teslim taşı kabartması olan mezar taşının da bulunduğu türbe alanı içindeki Denizlerli Ali Baba Tekkesi’nin giriş bölümü ve dış cephesi tahtalardan oluşuyor. Üstü ise yarım oval kiremitlerle kaplı. İçeride dört kabir var.

Şimdilerde yörede etkinliklerin de yapıldığı türbe alanın onarılıp yenilendiği bilgisine ulaşmıştım.

 

Haydar Baba’dan Nefesler:

 

Nefes 1

Gerçek erenlerin darına durduk

Pirimiz Hünkar’a Allah eyvallah,

Biz aşk menziline geçüp oturduk

Haydar-ı Kerrar’a Allah eyvallah.

 

Mü’min aşıkız Hak vicdanımızdır

Muhammed Mustafa imamımızdır,

Habibullah bizim cananımızdır

Ahmed-i Muhtar’a Allah eyvallah.

 

Bir Balım Sultan’a bendeyiz gerçek

Şah’a çakesir has bahçeye çiçek

Himmet aldık pirden biz ölçek ölçek

Şah’ı keremkare Allah eyvallah

 

Hünkar Hacı Bektaş demine hü şan

Onundur muhabbet bu demle devran

Tarikat sırrında olal’dan mihman

Dedik Hak didare Allah eyvallah.

 

Yarimizdir canda candan ezelden

Ayrılmayız asla biz o güzelden

Bırakmaz Haydar’ı pirimiz elden

Niyazımız yare Allah eyvallah.

 

NEFES 2

Şah-ı Necef Ali aman

Medet himmet kerem eyle

Yetiş Pirim Balım Sultan

Medet himmet kerem eyle.

 

Kızıldeli seni andık

İmdat eyle bize artık,

Dobruca’da Sarı Saltık

Medet himmet kerem eyle.

 

Daima sana güvendim

Merdivenli’de iken kendim,

Şahkulu Sultan efendim

Medet himmet kerem eyle.

 

Allah’ı geçer mi kuldan

Hiç el çeker mi yoksuldan?

Eryek Baba İstanbul’dan

Medet himmet kerem eyle.

 

Daldık aşk adlı denize

Erenlerden irdik ize

Akyazılı sltan bize

Medet himmet kerem eyle

 

Haber aldık batın yerden

Mana olduk her eserden,

Ali Baba Denizler’den

Medet himmet kerem eyle.

 

Ey Haydari gerçek eriz

Er Hak, Hak er, erenleriz,

Ya Hacı Bektaş’ı isteriz

Medet himmet kerem eyle.

 

NEFES 3

Ali Baba’ya der aman

Himmetinden Deliorman,

Rühaniyet verir her an

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Dergahın yok benzeri

Safa verir her bir yeri,

Sırdır onda her eseri

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Ali Baba üçler başı

Türbesinde var yoldaşı,

Başındadır fahr Bektaşi

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Türbesinde çırağı taşı

Kırk budak makamı başı,

Gönüllere urur aşı

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Üçler menzilinde ey can

Birisi Baba Süleyman

Biri Veli Baba yatan

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Türbe dışında yediler

Meydan sırtı kırklara yer,

Bunda erenlere server

Deniz Ali Baba Sultan.

 

Haydari ona postnişin

Çırağ’ı ruşene metin

Merd-i tarik-ı nazenin

Deniz Ali Baba Sultan

 

NEFES 4

Düşme olmayacak iş arkasına

Oluruna bağlı hayat gidişi

Seni de anlatır bir başkasına

Başkasını sana anlatan kişi

 

Yalancıdan sakın bekleme vefa

İnsanlık arama, çekersin cefa

Sadık olan dostun sürdürür safa

Sabret her dar vaktin olur genişi

 

Haydari’den al da nasihat bu dem

Adem ol ki Allah eylesin kerem,

Hem gördüğünü söylememek hem

Gördüğünü örtmek erenler işi.

Haydar Cemil Baba

 

(Şiirler: Mehmet Çavuş, 20. Yüzyıl Bulgaristan Türkleri Şiirleri (Antoloji) sayfa 81/82’de, 2. Baskı, Yaylacık Matbaası, İstanbul, 1998)

 

Konuyla İlgili Okuduğum Ve İlgili Kişilere Önereceğim Kitapların Kısa Bir Listesi (eski bir liste) (Okuduğum ve ekleyeceğim aslında hayli eser daha var)…

 

  • Doç. Dr. Bedri Noyan, Seyid Ali Sultan Velâyetnamesi, Ayyıldız Yayınları, 1999, Ankara.
  • Doç. Dr. Bedri Noyan, Demir Baba Vilayetnamesi,  Can Yayınları, 1976, İstanbul
  • Şevki Koca,  Odman Baba Vilayetnamesi (Vilayetname-i Şahı Gö’çek Abdal), Bektaşi Kültür Derneği, Mart Matbaacılık, Haziran 2002, İstanbul
  • Elizabeth A. Zacharıadou, Sol Kol, Osmanlı Egemenliğinde Via Egnatia, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, İstanbul
  • Rıza Yıldırım, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) ve Velâyetnamesi, Türk Tarih Kurumu, 2007, Ankara
  • Mustafa Balbay, Balkanlar, Cumhuriyet Kitap, 3. Baskı, 2003, İstanbul.
  • Ramazan Balkan, Bilinmeyen Gerçekler, Erkanname ve Gönül Yolu, Bay Ajans, Gümüş Matbaası, 1989, İstanbul.
  • Prof. Dr. Surayia Faroqhi, Anadolu’da Bektaşilik, Çeviri: Nasuh Barın, Simurg Yayınları, 2003, İstanbul.
  • Ahmet Yaşar Ocak, Mülhitler ve Zındıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, İstanbul.
  • Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Türk Tarih Kurumu, (Genişletilmiş İkinci Baskı), 1999, Ankara.
  • Ahmet Hezarfen, Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkiyalar, (Osmanlı Arşiv Belgeleri) 1. Ve 2. Ciltler, Kaynak Yayınları, Kasım 2002, Mayıs 2004, İstanbul.
  • Ahmet Hezarfen, Tarihi Belgeler Işığında Kızıldeli Sultan (Seyyid Ali Sultan) Dergahı, Cem Vakfı Yayınları, 2006, İstanbul
  • Hakkı Saygı, Şeyh Safi Buyruğu ve Rumeli Babagan (Bektaşi) Erkanları, Mert Matbacılık, 1996, İstanbul
  • Refik Engin, Amuca Kabilesi’nde ve Trakya’da Kurban Geleneği, Can Yayınları, 2004, İstanbul
  • Dr. Mehmet Ersal (Editör), Balkanlarda Alevilik Bektaşilik, Çorlu Belediyesi Yayınları, Altan Basım LTd. 2015, İstanbul
  • Bulgaristan Alevileri ve Demir Baba Tekkesi, Kaynak Yayınları, 1998, İstanbul
  • Haluk Dursun, Tuna Güzellemesi, Kubbealtı Neşriyat, 2004, İstanbul.
  • Prof. Dr. Nusret Çam, Yunanistan’daki Türk Eserleri, Atatürk Kültür ve Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, XXI. Dızı-Sayı 8, 2000, Ankara.
  • Michel Balıvet, Şeyh Bedreddin, Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000, İstanbul
  • Ayhan Tunca, Ortaçağ’ın Aydınlık Sesi Edirneli Bir Bilge, Bedreddin ve Soylu Yaşam Öyküsü, Yöre Dergisi Yöresel Yayınlar Dizisi, İstanbul
  • Esat Korkmaz, Şeyh Bedreddin ve Varidat, Anahtar Kitapları, 2006, İstanbul
  • İsmail Engin/Havva Engin (hazırlayanlar), Alevilik, Kitap Yayınları, 2004, İstanbul.
  • İbrahim Bahadır (hazırlayan), Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Alevi Tarih ve Kültürü, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, 2002.
  • İbrahim Bahadır (hazırlayan), Bilgi Toplumunda Alevilik, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, Genç Ofset, 2003, Ankara.
  • Murat Küçük, Bir Nefes Balkan, Horasan Yayınları, 2005, İstanbul
  • Dr. Filiz Kılıç, Dr. Orhan Kurtoğlu, Tuncay Bülbül, Deniz Ali Baba Dergahı Postnişini, Haydar Cemil Baba (Haydari) ve Şiirleri, G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Mayıs 2008, Ankara
  • Dr. Filiz Kılıç, Alevilik ve Bektaşilikte Yedi Ulu Ozan, G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Mayıs 2008, Ankara
  • Dr. Filiz Kılıç, Dr. Mustafa Arslan, Tuncay Bülbül, Otman Baba Velayetnamesi, (Tenkitli Metin), G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Mayıs 2007, Ankara
  • Filiz Kılıç – Tuncay Bülbül, Demir Baba Velayatnamesi, (İnceleme – Tenkitli Metin), G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, 2011, Ankara
  • Hakkı Saygı, Türklerin Balkanlara Geçisi ve Alevi- Bektaşi Zümreler, Cem Vakfı Yayınları, 2013, İstanbul
  • Vatan Özgül, Dimetoka’dan Erzincan’a Bir Alevi Aşireti: BALABANLILAR, Pan Yayınları, 2005, İstanbul
  • Doç. Dr. Ali Sinan Bilgili, Yrd. Doç. Dr. Selahattin Tozlu, Osmanlı Arşiv Belgelerinde KIZILDELİ (Seyyid Ali Sultan) Zaviyesi – 1. (1401-1852), G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Mayıs 2010, Ankara
  • Hearth W. Lowry, Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi 1350-1550, Kuzey Yunanistan’ın Fethi, İskanı ve Alt Yapı Gelişmesi, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2008, İstanbul
  • Hearth W. Lowyr – İsmail E. Erünsal, Yenice-i Vardar’lı Evronos Hanedanı: Notlar ve Belgeler, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2010, İstanbul
  • Türk Kültürü ve Hac Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kızıldeli Özel Sayısı, 53. Sayı, G. Ü. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Kış 2010, Ankara
  • Şevki Koca, Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları, Cem Vakfı Yayınları, (Yayına Hazırlayan: Ayhan Aydın), Cem Vakfı Yayınları, 2005, İstanbul
  • Adil Ali Atalay (Vaktidolu), (Derleyen), Virani Divanı ve Risalesi (Buyruğu), Can Yayınları, 1998, İstanbul
  • İbrahim Aslanoğlu, Kul Himmet, Ekin Yayınları, 1997,  İstanbul
  • İbrahim Aslanoğlu, Teslim Abdal, Ekin Yayınları, 1997,  İstanbul
  • İbrahim Aslanoğlu, Muhyiddin Abdal, Ekin Yayınları, 2007,  İstanbul
  • Şah Hüseyin Şahin, Yemini, Fazilenet – Name, (İmama Ali’nin Erdemleri), 2013, Ankara
  • Cemal Canpolat, Osmanlı’nın Manevi Temelini Oluşturan Gerçek Dervişler, Babalar ve Bektaşi Dergâhları, Markiz Yayınları, 2011, İstanbul
  • Mahrem Tezol, Balkalar’da Ehli-i Beyt Aşkı, 2012, Can Yayınları, İstanbul
  • Yorgo Seferis, Bütün Şiirleri, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, 3. Basım Haziran 2004, İstanbul.
  • İbrahim Aslanoğlu, Muhyiddin Abdal, Ekin Yayınları, 2007, İstanbul
  • Dursun Gümüşoğlu, Sadık Abdal Divanı, Horasan Yayınları, 2009, İstanbul
  • Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Ocaklar – Dedeler- Soyağaçları, Alevi Yayınları, 1992, İstanbul
  • Lyubomir Mikov, Çeviren: Orlin Sabev (Orhan Salih), Bulgaristan’da Alevi Bektaşi Kültürü, Kitap Yayınevi, 2008, İstanbul
  • Abidin Harman, Meydanı Muhabbet, Can Yayınları, İstanbul
  • Yannis Ritsos, Şiirler, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, İkinci Basım, 2000, İstanbul.
  • Konstantinos Kavafis, Bütün Şiirleri, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, İstanbul.
  • Ali Kaykı (Budak Ali), Tutulduk Sevdaya, Şiirler, Alev Yayınları, Nisan 2007, İstanbul

 

  • Dr. İrene Melikoff’un Tüm Kitap ve Makaleleri…
  • Anadolu ve Balkanlarda Bektaşilik Husluck                       Ant Yayınları
  • Bektaşilik Tarihi John Kingsley Birge,   Ant Yayınları
  • Deliorman’ın Koca Çınarı A. Hezarfen Ayhan Aydın   Niyaz Yayınları
  • Refik Engin’in Kitapları, Makaleleri (refikengin.com)
  • Doç. Dr. Haşim Şahin’in Kitapları, Makaleleri

Ekvator Haber

© ekvatorhaber.com Lütfen haber ve içerikleri kaynak belirterek kullanınız ve bağlantı linki veriniz.